Aylık Arşiv: Eylül 2005

I wanna go where nobody knows…

Havalar soğumaya başladı.. Eylül’ü de bitirdik. İnanılmaz bir hızla, ne olduğunu bile anlayamadan günlerimiz, yıllarımız geçip gidiyor. Küçükken oturup kalkıp 2000 yılında kaç yaşında olacağım acaba diye hesap yapar dururdum. Nerede olacağım, ne yapacağım, çocuklarım olacak mı, hala ailemle mi yaşıyor olacağım vs..

2000’i geçeli 5 yıl oldu, ben geldim 31 yaşına.. (2000’de 26 çıkıyordu hesaplarım:)) Bu zaman zarfında ne soğuklar, ne badireler atlattık.. Tatiller geçirdik, eğlendik, güldük, ağladık, iş değiştirdik (tam 4 defa), yalnız yaşamaya başladık (93’den beri), okulları bitirdik, yeni hayatlar, insanlar tanıdık, bir çok şeye şahit olduk…

Şanslıyım ben. Çok güzel şeyler yaşadım. Büyüdüm.. Öğrendim.. Ama hala beni kimsenin bulamayacğı bir yere, kimseye haber vermeden kaçıp gitmeyi beceremedim.! Bu sene inşallah:))

En’ler…

Biraz nostalji istedi canım.. Dedim ki bu geçtiğimiz yıldaki İLK AKLIMA GELEN EN‘lerim neler oldu acaba? Biraz hafıza tazelemek her zaman iyidir.:))

En mutlu anlarım; University of Minnesota’dan accaptance ve burs aldığımı öğrendiğim zamanlardı sanırım..

En mutsuz olduğum anlarım; genelde her zaman olduğu üzere ailemle ilgili sıkıntıları duyup, bunlara çözüm olamadığımı ya da olamayacağımı düşündüğüm zamanlardı..

En eğlendiğim anlarım; sanıyorum ki doğum günleri kutladığımız ve Kaş’ta geçirdiğimiz tatilimizin her anıydı..

En stresli anlarım; önemli bir döküman hazırlamam, iş yetiştirmem gereken, ya da evde kalabalık misafir ağırlamam gereken tüm anların öncesi diyebilirim..

En huzurlu anlarım; yoğun geçen gün sonrası evime ulaştığım, elime bir kadeh içecek aldığım ve en sevdiğim CD’lerimi müzik setime koyup çalmaya başladığım anlardı..

En hüzünlü anlarım; sevdiğim insanlara ihtiyacım olduğunda onların benden çok çok uzakta olduğunu hatırladığım ve o anı onlarla paylaşamayacağımı anladığım her anımdı..

En dinlendiğim anlarım dalgaların, martıların, rüzgarın sesini dinleyerek uzandığım, hiçbir şey düşünmediğim- ya da düşünmemeye çalıştığım- anlarımdı..

En acılı anlarım, genç insanların yok yere ölümlerini veya rahatsızlıklarını duyduğum anlardı..

En tuhaf hissettiğim anlarım; bazen karşımdaki insan konuşurken sesini birden bire kaybettiğim, söyledikleri hiç bir şeyi duymadığım, bir anlığına dünyadan koptuğum anlarımdı.. Bu yıllardır oluyor bana:))

En çaresiz hissettiğim anlarım; sevgilisinden ayrılmış arkadaşıma onun istediği şeyleri söyleyemediğimi fark ettiğim ve ağladığında onu teselli edemediğimi fark ettiğim anlarımdı..

En iyi alış-verişim; Amerika’dan toplam 42$’a aldığım süet botlarım ve ayakkabım, yine oradan toparladığım eşofman altı, bluz, elbise ve dahi tüm kıyafetlerimi yaptığım yüklü ama değerde hafif alış-verişimdi..

En kötü alış-verişim; Amazon’dan getirttiğim, shipping’i kendinden fazla gelen kitabımdı:(((

…..

Bunlar ilk aklıma düşenler tabi.. Oturup düşündükçe, her yıl olduğu gibi yine geçtiğimiz yılın muhasebesini yapmaya başladığımda sanıyorum ki bunları kat kat aşan ya da bunların yanında daha önemli sayılabilecek, daha kayda değer yaşananlar da çıkacaktır.. Biraz erken başlamış oldum, daha yılı bitirmeye biraz var biliyorum:)) Ama arada bunları hatırlamakta da fayda var bence.. Oturup ağlamadan, kızmadan, bozulmadan, sinirlenmeden, endişe etmeden önce hem de..

Ve Evlendiler….

Ve işte beklenen gün… Bugün sevgili arkadaşlarımız Burcu ve Çağrı evlendiler.. Umarım hep mutlu, hep birarada ve hep bizimle olurlar..

Bugün ayrıca Arkansas Little Rock’da bir düğün daha olacak.. Sevgili Umut Lale’nin ağbisi Sami ve Mary evlenecekler.. Bugün ayrıca benim bildiğim en az 3 evlilik seremonisi daha var!! Verimli bir gün bu 24 Eylül:))

Hey Mary and Sami.. I wish you two happy and healthy years together. Forever…

Tıkanıp Kaldığında Hayat..

Sevgili Can Dündar’ı severim ben. Yazılarını, kelimeleri o kadar güzel ve şiirsel birleştirerek yazdığı nostalji kokan,  hasret kokan, bazen sitem kokan, öğreten, öğretmeyen ya da sadece fikir beyan ettiği yazılarını severim. Bende 3 tane kitabı ve çeşitli köşe yazılarını toplayıp ara ara bana gönderen bir arkadaşım sayesinde oluşturduğum bir de klasörüm var ona ait..

Birkaç gündür bir arkadaşım bende kalıyor, Naz. İş için burada ve kendisini misafir etme sırası bana geldi. (Her İstanbul’a gittiğimde Naz’larda kalırım ben zira) Önce yemek yaptım.. (Bu aralar gururluyum, evde yemek yapıyorum. Tamam kabul, bazen yine sadece ısıtılacak ya da hazır şeyler oluyor bunlar; ama yine de içimi rahatlatmama yetiyor:)) Sonra biraz Türkiye-Almanya Basketbol maçını seyredip kahroldum. Ardından da Naz’la beraber evdeki filmlerden birini seçip seyrettik: She is So Lovely. Sean Penn, Robin Wright Penn ve John Trovolta’nın başrollerinde oynadığı hoş bir filmdi.. Tavsiye ederim. Büyük aşkın, çok sevmenin insanlara neler yapabildiğine ilişkin bir filmdi. Daha sonra da artık ben odama okumalarımın, Naz’da diz üstü bilgisayarının başına geçerek çalışmaya başladık..

Çalışmaktan yorgun düştüğüm bir vakit, elime aldığım Can Dündar kitabından bir kağıt parçası çıktı. Klasörümde sakladığım bir yazısını basmış ve kitabının arasına koymuşum. Yazının başlığı: Tıkanıp Kaldığında Hayat.. Bu aralar ki ruh halime uygun görüp başlığı, kitabı bırakıp yazıyı okumaya başladım gecenin on ikisinde.

Diyordu ki Can Dündar, eğer bir yerlerde hayatın tıkanırsa… Nefes almak zor gelmeye başlar, kalbin sesini keser de mantığın sürüklemeye başlarsa seni.. O zaman yapılacak şey yüzünü dağlara dönmek, yeni patikalar yeni yollar keşfetmek; yani yeni insanlar tanımak, yeni keşifler yapmaktır. Eğer ertelediğin bir şeyler varsa sonra yaparım dediğin, onlara geri dönmek ve yapmak için çaba sarfetmektir.

Eğer diyor Dündar, her gün aynı şeyleri yaptığını, hayatının monoton bir noktaya geldiğini fark etmeye başlıyorsan lüçük şeylerle de olsa hayatını değiştirmeye başlamalısın.! Örneğin dolmuştan ya da otobüsten birkaç durak önce inip, yürümelisin.. (Ben bunu yapabilirim mesela..) Ya da bir güle eline batan dikenleri için hesap sormak yerine, kokusunu derin derin içine çekip hapsetmelisin.. (Yapmaktan en keyif aldığım şeylerden biridir çiçek koklamak.)

Bir de diyor ki, ne kendini düşünmekten başkalarını; ne de başkalarını düşünmekten kendini ihmal etmemelisin!

Okudum, hoşuma gitti.. Bu aralar hayatımın tıkanıp kaldığını düşünmeye başlıyorum çünkü.. Belki tekrar bir şeylere sarılmamda faydası olur, ne dersiniz?

Haftaya Nasıl “İyi” Başlanır?

Haftaya “iyi” başlamanın en birinci yolu, hafta sonunu “iyi” geçirmekten geçiyor herhalde! Artık sıcak havaların ve güneşli günlerin bizi yavaş yavaş terk etmeye hazırlandığı şu günlerde, belki de son güzel hafta sonlarımızı yaşıyoruz.!

Havalar güzel olunca, yapılacak alternatifler de fazla oluyor haliyle. Hal böyle olunca da aktivitelerle dolu bir hafta sonu yaşayıp bunu “iyi” addediyoruz.

Bütün bu edebiyata rağmen, ben bu hafta sonu aktivite adına hiç birşey yapmadım diyerek söze başlayayım:)) Bu hafta sonu kendimi tamamen eve kapadım diyebilirim. 2 film seyrettim, ki ikisini de oldukça merak ediyordum uzun zamandır.. Dark Water-Karanlık Sular ve Run Lola Run-Koş Lola Koş. Özellikle Lola’ya bu aralar seyrettiğim filmler içersisndeki en yüksek puanı verdim. Değişik kurgusu ve 3 ayrı sonuyla beni çok eğlendirdi Lola.!

Evimi temizlemek, biraz yemek ve de uzun zamandır heves ettiğim annemin brownisini yapmak için de bayağı bir vaktim oldu. Sonuç, mükemmeldi bence. Amma velakin yemek fotoğrafları çekmenin ayrı bir uzmanlık dalı olduğuna kanaat getirip, bu konuda Hatice‘nin önerilerini almam gerektiğini kavradıktan sonra çektiğim-ya da çekmeye çalıştığım- browni fotoğraflarını buraya koymaya gönlüm razı olmadı:))

Bunun yerine Cumartesi akşamı yaklaşık 15 kızın eğlenmekten ve eğlenirken gülmekten yerlere yattığı akşamımızdan bir toplu fotoğraf koymayı tercih ettim.! Yer: Ankara Laila. Fotoğraftakiler sırasıyla Duygu, bendeniz, Ayşegül Sultan ve Tolu. En kısa zamanda aramızdan birinin daha bekarlığa veda etmesi gerekliliği üzerinde bayağı bir ahkam kestik gece boyunca. Bu Bachelor Party’ler bayağı keyifli oluyormuş:))