Aylık Arşiv: Nisan 2006

Yine Fotoğraflar…

Bazı fotoğraflar beni mutlu eder..

Bazıları hüzünlendirir, üzer..

Bazıları içimi acıtır, damarlarımda akan kanı donduruverir.

Bazıları yüreğimi hoplatır, bir şeyleri ya da birilerini hatırlatır..

Bazı fotoğraflar vardır gördüğüm anda ben de bazı şeyler; derin, gölgeli,  sıcacık hisler uyandırır..

İşte aşağıdaki fotoğraflar bana güzel, o sıcak ve derin şeyleri hatırlattı. Çünkü onlar bebek-anne-çocuk-aile-şevkat-samimiyet-duruluk-huzur fotoğraflarıydıJ

Baktıkça içimden blog dostlarımı geçiriverdim. Ve bu Cuma Hikayesini yazamadığım için; Cuma günü JTB’ye uğrayanlara boş bir sayfa bırakmayayaım diye başkalarının fotoğraflarına yazdığım, blog dostlarıma ithaf ettiğim bir yazı yazıverdim aşağıda görüldüğü şekliyle:

Zeynep peri aklıma geldi bu fotoğrafa bakınca. Zeynep küçücükmüş ve kedisi ile beraber en sevdikleri yatak örtüsünün üzerine uzanıvermişler.. “Ohh., ne rahat mırnavcım” diyor Zeynep peri.. Çünkü henüz döndüğü yolculuk sonrası bayağı yorgun hissediyormuş kendini, sık sık gözleri kapanıveriyormuş sevdiği bir müzik duyduğunda burada..

Bu fotoğrafta bana nedense hemen Zeynep perinin adaşını hatırlattıJ Neden acaba? 

Bu ve bunun gibi fotoğraflar beni nedense müthiş etkiliyor. Belki kız çocuğu olduğumdan; babaya düşkün olurmuş ya kız çocukları!! Belki de anne ve bebek fotoğraflarına alışkınız fazlasıyla; baba ile bebek fotoğrafları etkileyiveriyor hemen bizi.. Blog dostlarımdan erkek olanlara; Uykusuz ve Hain adam MR TD’ye yakıştırıverdim bu fotoğrafı ben. Onlar henüz böyle bir şeye hazır olmadıklarını söyleyecek olsalar bile,  ben ne güzel olurdunuz be dostlar diyorum sadeceJ 

Bu şirin bebek eşittir Gülnur oldu bende bakar bakmaz. Sevgili Gülnur neden bilinmez, kalpten midir dersin??

Bu şeker kız çocuğuna ne dersiniz? Ben Simi derim.. Aslen bu harika güzelliğin tırnaklarında kırmızı ojeleri olduğundan eminim ben. Her ne kadar kırmızı gül yaprakları döşeli bir yerde durmuş, o güzel dudaklarını büzmüş ve ellerini bizden saklamış olsa da.. Ben biliyorum, yakışır ama bu kız çocuğuna kırmızı ojeler.. Simi’nin küçüklük hali gibi. Muzır bir gülümseme, dikkatli bakışlar.. J 

Bu kızı görür görmez ZeD dedim.. Budur işte. Ama ona benzettiğimden değil, aslen onun Uzakdoğu felsefesi ve öğretilerine olan ilgisi yüzünden. Yakışır çiçekli kimonolar benim arkadaşıma..

Bu güzellik dünyaya geleli henüz olmuş 45 dakika..Annesinin parmağını yakalamış. Biliyorum ne alaka diyecek, ama bu fotoğrafı Bezen’e ithaf ettim. Her ne kadar çekirdek aileyi büyütmek konusunda çook kararsız olsa da, bu ona yakışırdı diye düşünüyorum. Her kadına yakışır bence..Hak eden her kadın umuyorum ki annelik duygusunu tadar ve hayata gelmeyi hak eden her bebek de umarım sağlıklı, temiz ve umut dolu bir dünyaya gözlerini açar.

Canım dostum Cırcırım.. Bu da senin.. Rengarenk  top havuzunda öyle mutlu, kayıtsız, endişelerden uzak ve yalın görünüyor ki bu kız çocuğu.. Alegria: ismini de sevdim. Senin ihtiyacın olan da böyle rengarenk yumuşacık toplarla dolu hayat havuzuna kendini bu kadar umarsızca, ama güvenli koyuvermen..

Bu da bana.. Sadece çok şirin, sevimli birer haylaz oldukları için değil.. Sarışın oldukarı için.. Çilleri olduğu için.. Kocaman, iri iri gözlere sahip oldukları için.. Onlar benimJ 

Bunun için ne diyebilirm ki? Adını vermediğim her okuyucuyaJ Söyleyecek hiçbir sözüm yok bu fotoğrafa.. İsteyen ve hakeden herkese nasip olsun..

Mutlu ve verimli, ılık ve tatlı bir hafta sonu dilerim sizlere… Antalya’dan güzel izlenimlerle dönmeyi planlıyorum..

Çilekler Pudra Şekerine!

Bazen akşamları canım hiç birşey yemek istemiyor. (Aslında çoğu zaman!!) Dün de o akşamlardan biriydi. Hava güzeldi, sıcak değildi ama ılıktı. Eve gelir gelmez tüm pencereleri açtım. Bahçe kapımı da açtım. Henüz çimlenmemiş, ama sağından solundan pıtıraklar patlatmış bahçeme baktım.. (Muhtemelen ben döndüğümde yemyeşil bulacağım bahçeyi. Zİra bir anda yeşillenirlermiş..) Bir sandalye çektim içeriden dışarıya.. Canım şarap istedi deli gibi. Baktım, şaraplıkta bir tane Pamukkale aNFORa 2004-Kalecik Karası-Öküzgözü kupaj duruyor. Açtım hemen, doldurdum kadehimi.. Ohh.. Bahçemde şöyle bir müddet dinledim. Yok, dinlenmedim.. Dinledim. Neyi mi? Patricia Kaas’ı.. Çocukların çığlk çığlığa yan sokaklarda oynadıkları yakan topun asfalt zemindeki yankısını.. Kuşların cıvıldamalarını.. Duvarın üzerinde tembel tembel yürüyen kedinin bana bakıp çok içten bir “miyav” demesini.. Ayva ağacından bahçeye düşen çiçeklerin taç yapraklarının sesini..

:)))

Çilek aldığımı hatırladım sonra.. Pudra şekeri de vardı sanırsam evde.. Eh, buluşturalım ikisini birbirleriyle, buluşanları da kendimle:) Harikaydı. Uzun zamandır yememiştim çilek. Dünkü ortama ve bana çok uydu, pek güzel geldi, pek afiyet, pek şeker oldu.

Sonra nerden estiyse aklıma “benim bir şiir defterim olduğu” geliverdi. Ortaokuldayken ben şiir defteri tutmaya karar vermiştim. Beğendiğim şiirleri bir defterde toplayacaktım. (Eminim yalnız değildim o zamanlar..) Birden gidip o defterde ne kadar şiir varsa okumak isteği ile doluverdim. Aradım, taradım buldum.. Açtım defteri, ilk saydasında kıymetlimin fotoğrafı:)) Güler misin ağlar mısın? Yıllar önce Yedi Göller’e gitmiştik de, bir sonbahardı. Yolda durup o sararan, kızıllaşan ağaç kümeleri arasında birbirimizin fotoğraflarını çekmiştik. Ne güzel de gülüyor! Toparlandım, sayfaları çevirerek okumaya başladım:

“Saçlarını okşasam bir kuytu ormandayım/Bir tutsam ellerinden en sakin limandayım/Mesafeleri aşıp sen yanıma gelince/Zamanların üstünde bir başka zamandayım.”

:)) Ümit Yaşar Oğuzcan.. En sevdiğim şairlerden biriydi lise yıllarımda.. Sonraki sayfa:

“Kolkola gezdiğimiz ıslak caddelerde kal/Seviştiğimiz geri gelmez gecelerde kal/Adımı anmasan da, bana hiç gelmesen de/Ne olur hayalimde yükseldiğin yerde kal.”

:)) Ben bayağı romantikmişim sanırım, şimdiki halimin aksine. Çok hoşuma gitti bu durum. Devam ettim okumaya.. Sonra işte bu “Son Söz” beni mahvetti. Oktay Rifat dedi ki:

“Boğazından lıkır lıkır geçen şu suyun kıymetini bil/Nedir bu mavilik deme, Penceren görebildiğin kadar göğün kıymetini bil/Kıymetini bil çiçek açmış bademin, güneşli odanın, çamurlu sokağın, beyazın, siyahın, yeşilin. Pembenin kıymetini bil/Dirlik öyle birşey yürekte, sevinçle çırpınır/Kavak yelleri eser insanın başında. İnsanoğlu kızar, öfkelenir, savaşır/Halk için girilen savaşta o korkulu sevincin kıymetini bil. Bil ki budur işte: Güneş yalnız dirileri ısıtır. Güneşin kıymetini bil.”

Bilmez miyim hiç?

Çiçekler, Böcekler, Bahçeler..

Gözlerimi alamadım çiçek serasına girince Cumartesi günü öğlen saatlerinde. Kan kırmızısından begonya aldım ve afilli bir saksıya ektim. Saksımı da salonumda orta sehpamın üzerine yerleştirdim. Pek güzel duruyor. Bu işlem sırasında ise kendime defalarca telkinde bulundum “Lütfen Dilara, bakabilmeyi becer şu güzelliğe ve sakın öldürme, soldurma onu” diye. Bilmiyorum daha önce bahsetmiş miydim, ama evde çiçek bakma konusunda bir özrüm var benim. Hevesle alır annecim her geldiğinde, binbir sözler verdirir bana ama yine de bakmayı beceremem. Aslen beceremem değil de, düpedüz bakmam, ilgilenmem. * Kendime Not: (En Kocamanından) Sadece su vermekle yaşamadıklarını bu canlıların herhalde bu kadar zaiyattan sonra anlamışımdır!! Değil mi Dilara?? ANLADIM. HEM DE PEK KESİN OLARAK!

Cumartesi günü Tolu&Ayşegül Sultan, Atatürk Orman Çiftliği’nin yolunu tuttuk. Amacımız; benim bahçeme bir miktar çiçek almaktı, ama bu arada kızlar da kendi balkonlarına bir kaç adet çiçek almayı ihmal etmediler tabi. Atatürk Orman Çiftliği’ne gitmeyeli yıllar olmuştur herhalde..! (Böyle demem enteresan gelebilir, zira evden AOÇ yaklaşık 15 dakika araba ile. Ama işim düşmez ise benim, pek kımıldamam Ankara içerisinde biliyorsunuz:) En son işim düştüğünde de bir eğlence çıkışı canımız köfte çekmişti de AOÇ ekmek arası köfte ve AOÇ ayranı ile karnımızı doyurmuştuk. Eh, benim oldukça uzun bir zamandır eğlence mekanlarına gitmediğim düşünülürse bayağı olmuş demem yalan olmaz!) Seralarda çiçekler seçtik ve ben 2 yediveren gül fidesi, 2 sarmaşık fidesi, bir miktar yukarıdaki fotoğraflarda görülen menekşelerden, biraz renkli başka çiçeklerden de alarak eve ulaştım mutlu mutlu. Bu arada seralardan bir tanesinin kenarında da bayıldığım “Mor Salkım”ları görüp, bakalım-yapabilirsem diye Mor Salkım fidesi de aldım bahçeye!! Hadi hayırlısı:)

Bahçe ve balkonlara çiçeklerimizi, fidelerimizi seçtik seçmesine de AOÇ’ye kadar gelip karnımızı doyurmadan, ve hatta meşhur dondurmasından yemeden dönmek olmaz diyerekten hareketle AOÇ Dondurmamızı da afiyetle yedikten sonra evlerin yolunu tuttuk:)

Eve döndükten sonra hemen yerleri belli olup, ayrılmış olan güllerimi ektim bahçeye. Diğer çiçekler henüz ekilmeyi bekler durumdalar başka kapların içerisinde. Çünkü bahçem tam olarak çimlenmiş değil, toprağa basıp zarar vermek istemedim. Haftaya annişim gelecek kısmetse, onunla da bahçe için düşündüğüm döşeme ve masa-sandalye işini halletmeyi umuyorum:))

Eh, bu kadar keyifli bir Cumartesinin ardından Pazar gün sade ve evde geçti. Yeni bir film seyrettim, eğlenceliydi.. Güldüğüm çok çok sahnesi oldu, ama bu böceklerle ilgili kısa bir sahneye daha çok güldüm:)) Bir zamanlar Microcosmos belgeseli vardı, bilirsiniz belki. Orada da değişik türde canlıların göçleri, günlük hayatları, çiftleşmeleri vs. anlatılıyordu. Orada da bu böceklerin “ana besin maddelerini” (yani oksitlendirilmiş, sindirilmiş besin maddelerini:)) bir yerden bir yere taşımak için nasıl çaba sarf ettiklerini, nasıl uğraştıklarını görmüş; hayretler içinde kalmıştım. Hem takdir edilesi, hem de inanılmaz komik bir sahneydi:)) Buz Devri’nin 2.sinde de buzullar eriyince hayvanlar göç etmek zorunda kalıyorlar. Sahne şöyle: Bizim bu aile önde baba, arkada anne ve çocuklar olmak üzere göç yolundalar diğer hayvanların arasında. Baba oflaya puflaya kocaman “ana besin maddesini” itekliyor. Bir taraftan da anneye “Why should we carry this shit everytime together with us?” diyor.. Anne de “You know honey, because it’s inherited from my grandfather”…

Sizi bilmem, ama ben çok güldüm:)

Cuma Hikayesi..

Bugün son “arşiv” yazımı paylaşıyorum.. Elimde kalanların sonuncusu bu. Demek oluyor ki artık yeni yazılarımı paylaşmak adına biraz verimli çalışmalar içine girmem gerekiyor:)

Bu arada yıllar yıllar sonra bir şekilde tekrar haberleşmeye başladığım sevgili Ebru ile Ahu’nun haberlerini almak beni çok keyiflendirdi. Hele de Ahu’nun “Ege”sini görünce bayıldım tek kelimeyle.. Ne kadar da sana benziyor Ahu’cum:)) Eski dostlara yeniden rastlamak güzel.. Hem de çok güzel!

Hepinize her zaman olduğu üzerre keyifli, sıcacık, bol kahkahalı, yaratıcı bir hafta sonu diliyorum:))

YOLLAR, GECELER VE HÜZÜN..

Yollar…

Nedendir bilinmez, küçük yaşımdan beridir yolculuk yapmayı hep sevmişimdir. Kendimi bilmeye başladığım zamanlardan hatırladığım ilk –ve yalnız- yolculuğumun görüntüsünde otobüs, gece ve yıldızlar vardı. İlk otobüs yolculuğumu Ankara’ya, annemi görmek için 13 yaşında yapmıştım. Aradan geçen onca yıllar boyunca tüm yolculuklarımda o yollarla paylaştığım o kadar çok hikayem, sevincim, üzüntüm ve gözyaşım oldu ki bilemezsiniz.. Uzun ya da kısa farketmez, yollar benim hayatımın ve dahi yaşadıklarımın neredeyse an be an takipçisi oldular tüm bu yıllar boyunca.

Geceler…

Nedendir bilinmez, her yolculuğumun şahidi önce gece, yıldızlar; sonra gün, güneş olmuştur. Gece yolculuklarını hep sevdim. Hala severim. Gecelerin kendine has bir tabiatı vardır;anlatılması zor, koyu, kopkoyu, sonsuz, ıssız… Aynı deniz gibi, okyanus gibi. Ama daha bir koyu, daha bir lacivert, belki de daha siyah. Daha ağır.. Hele, eğer kavuşmak için değil de ayrılırken yapılan yolculukların şahidi ise o gece, işte o zaman hem ağır, hem hüzün doludur.

Hüzün…

Benim diğer adım. (Öyle derler.. Hep dediler..) Sevdiğim ya da sevmediğim, beni tanısın tanımasın tüm insanların beni gördüklerinde akıllarına gelen ilk şeyi söylemeleri istense verecekleri tek cevap: Hüzün. O sebeple mi acaba geceleri seviyorum bu kadar? Gecelerin koyu ve sonsuz varlığı içerisinde, ben o kadar küçük ve gözlerim de bu kadar yaşlı olduğu için mi? Bu yüzden mi yüreğim bu kadar yorgun, ben bu kadar sessizim ve sevdiğim –yanıbaşımdayken- bu kadar uzak bana? Ne demiş Bedri Rahmi?

“Hüzün geldi baş köşeye kuruldu
Yoruldu yüreğim yoruldu.”

……

Yollar ve hüzün dolu geceleri düşündüğüm zaman keyif alırım ben. Benim hüznüm olumsuzluklarla konumlandırmaya yakışmayacak kadar asil ve derin bir anlam içeren; yeniden başlangıçları, o en çok sevilenleri, en mutlu anları hatırlatan yansımalarla doludur benim için. Yolculuklarım; istediğim şeylere ulaşmak için yolları kullandığım, geceyi siyah bir örtü yapıp üzerime, hüznümle yorgun kalbimi dinlendirdiğim, çok düşündüğüm, çok hayal ettiğim, belki de kendimle en çok hesaplaştığım birer anı olarak kalacaklar sonuna dek.

Uzun, kıvrımlı, dağlar tepeler aşılırken zorlanılan, kışın bembeyaz örtülü, yazın yeşil-sarı, yağmurda ıslak, kaygan, bazen ucu bucağı olmayan,”ha bitecek az kaldı “ ya da “oh be ne güzel, hiç bitmese keşke” denilen yollar.. Aynen bir kadın gibi; kıvrımlı, bazen zor, bazen beyaz ya da renkli, bazen ıslak, bazen hiç gitmesin istenen, bazen de dayanılmayacak kadar sıkıcı.. Hele bir de kadınsan ve yolllardaysan o zaman herşey bir başka farklı olur: Yollarda kendinle hesaplaşırsın, o beyaz giymişse sen koyu renkler alırsın üzerine, kıvrılıyorsa uçsuz bucaksız, bakmaktan yorulur gözlerin ve kapar, hayal edersin o yolun sana getireceklerini ya da yolun sonunda neleri bırakıp geri döneceğini.

Yollar, geceler, kadın ve hüzün. Her romanın, her şiirin ya da her hikayenin kahramanları olmaya aday dört kavram, dört ayrı yolculuk ya da dört ayrı sığınak. Tek bildiğim; yollar ne kadar uzarsa uzasın, geceler var oldukça, bu kadın; yani ben, hüzünlü yüzüm, yorgun ya da mutlu kalbimle yolculuklar yapmaya, yaptıkça bir şeylere yaklaşıp, bir şeylerden uzaklaşmaya, yıldızlardan fal tutup, hayaller kurmaya devam edeceğim.

Yarın, yine yol göründü bana. Bu sefer yolculuk İstanbul’a. Yine gece..Bu defa ıslak ve yeşil, fazla uzun olmayan yollara düşeceğim. Bir şeyler bırakmayacağım geride, sadece hüznümü alacağım yanıma, hepsi o kadar!

Dilara ERDEM

(07.06.2004)

Bir “Mavi Sürgün” İster Bu Gönül…

 

… Uçsuz bucaksız mavilere dalıp dalıp gitmek ister.. Diz çöküp kumsalda bu maviye minnettar olmak ister; içini açtığı, huzur verdiği, kalbini küt küt attırdığı için.. Doya doya koklamak ister misler gibi mavinin kokusunu sabah sabah güneş henüz doğmuşken..

…..

Gönlüm bir Mavi Sürgün istiyor bu aralar, öyle böyle değil. Hele de bu aralar o kadar şiddetle ve celalle istiyor ki sormayın gitsin. Bahardan mı, yaz geliyordan mı bilmem.. Belkide ciddi anlamda işten-güçten bunaldığımdandır.. Ya da bu aralar garip şeyler hissettiğimden, aşkımı özlediğimdendir.. Okuduğum şeylere kapıldığımdan, “Ben de yapmak istiyorum” serzenişlerimdendir.. Bir yeşil bahçeye kavuşmak için heves edip, mavi’min onu unuttuğumu düşünmesini istemediğimdendir.. En güvende hissettiğim yerin o “mavi” olmasındandır belki de; bir çoklarının aksine hem de..

Dün akşam kendime şu soruyu sorarken buldum masa başında: “Halikarnas Balıkçı’sı gibi aylarca süren bir yolculuktan sonra sürgün yerine ulaşmak ve orada bir 25 sene geçirmek istiyor musun sen de?” Cevap hiç beklemeden çakıverdi zihnimde: EVET.. EVET… EVET…