Aylık Arşiv: Haziran 2006

Cuma Hikayesi…

Çok erken bir saatti sanıyorum, daha gün bile ağarmak için hareketlenmemişti… Gözlerimi açıp, tabir yerindeyse, cin gibi etrafa bakınmaya başladım. Hoş, yumuşacık, pamuk gibi bir yatakta yattığımı fark ettim önce. Misler gibi kokuyordu yastığım; zannediyorum gardenya kokusuydu bu; ölçüsü tamdı, bayıltmayacak kadar sarhoş edici yani.. Üzerimde tiril tiril beyaz bir gecelik. Neredeyse kayarak kalktım yataktan saten gecelik sayesinde. Derinden gelen sesleri dinledim bir müddet, pencereye doğru yürüdüm yavaş yavaş. Karşımda ucu bucağı olmayan Akdeniz; kıyı ile benim bulunduğum yer arasında bir kaç Palmiye ağacı aralıklarla dizilmiş, rüzgardan hafif sağa doğru bükülmüş gövdeleri.. Seslerin kıyıya vuran dalgalarla karışık, Palmiye yapraklarının hışırtıları ile birleşerek ortaya çıktığı belliydi. Arada birkaç cır cır böceği de ses veriyordu. Sanki orkestranın birer elemanı gibiydiler. Cır cır böcekleri kendi sıraları geldiğini anladıkları an bu parçanın arasına giriyorlar, şarkılarını söyledikten sonra da tekrar sıraları gelene kadar bir kenara çekiliyorlardı. Pencerenin sürgülerini açarak, sağa doğru kaydırdm ve dışarıya verandaya çıktım. Ayaklarım çıplaktı allahtan, tahta verandada hiç ses çıkarmıyorlardı yürüken. Korktum zira, bu güzide orkestranın “Şafak Vakti Senfonisi”ni bozmak istemedim.

Merdivenlerden indim, sanırım 4 ya da 5 basamak kadar. İşte.. Ayaklarım buzz gibi kumlarda şimdi. Sabah serinliğinde kumsalda yürümek kadar güzel bir şey yoktur bilir misiniz? Serin bir sabaha, serin kumlara çıplak ayakla basarak başlamak.. Saçlarınız uzunsa ve biraz sağa sola karışıyorlarsa bu serinlikte bir de.. Yürüdüm biraz Akdeniz’e doğru, salına salına, ayaklarımın altında ezdiğim her kum taneciğini ayrı ayrı hissederek yürüdüm. Kah gözlerimi kapattım, kah ta ilerilere daldım gittim.. Sanki ufuk çizgisinin ötesinde bir şeyler görmeyi bekler gibiydim. Sabahın köründe, kumsalda bir evde uyanarak; senfonik doğal bir müzik eşliğinde uykuma son verip, zihnimde adım adım ufuk çizgisine yaklaşan ben “NERDEYİM?” diye sorduğumu fark ettim kendime.

Nerdeydim ki ben? Burası neresiydi? Neden bu denizin Akdeniz olduğundan bu kadar emindim ve karşıdan -bir anda nereden çıktığı anlaşılamayan- gelen küçücük bir çocuğa sarılmak için hazır hale gelmiştim? Küçük bir kız çocuğu, yaşı taş çatlasın 3-4, sevimli, şeker, mavi gözleri var ve uzun, ama kıvırcık sarı saçları. Üzerinde beyaz bir elbise, benimki gibi neredeyse. Dizlerimin üzerine çökerek sarıldığımda, saçlarının aynı yastığım gibi koktuğunu fark ediyorum: Gardenya. Gülücükler atıyor devamlı, bir de sıkı sıkı sarılıyor bana. Çocuk kucağımda, ben şaşkın bir halde ufuk çizgisine bakıyorum hala. Aynı soru ve artı bir daha: Burası neresi? Bu çocuk kim?

Kucağımdaki sarı lüle saçlı kız çocuğu parmağı ile denizi işaret ediyor bana: “İşte, oyada” diyor. Orada demek istiyor yani:) Nerede hani? Kim? Ya da ne? Bakıyorum, görünürde bir şey yok. Yine parmağıyla işaret ediyor: “Oyada işte, oayada. Bak!” Bakıyorum ufuk çizgisine doğru. Biraz duruyoruz kucağımdaki sarı lüle saçlı, şeker kız çocuğu ile. İşte, orada! Tam çizgide. Bir yelkenli. Yani küçücük görünüyor, ama evet, evet. Bu gerçekten de bir yelkenli. Bembeyaz yelkenler sabah rüzgarında şişmişler. Beyaz yelken bezinin kenarları mavi şeritli. Yelkenli ne kadar da çabuk yaklaşıyor öyle. Nasıl oldu da aldı o kadar mesafeyi, ben birkaç defa göz kırpıncaya kadar? Sarışın, gardenya kokulu, lüle saçlı kız çocuğu kucağımdan inmek istiyor; indiriyorum. Elimden tutuyor bu defa: “Hadi, didelim” diyor. Bir ona, bir gittikçe bize doğru yaklaşan kenarları mavi şeritli beyaz yelkenliye bakıyorum.

Yürüdük, geldik kıyıya kadar. Dalgalar çıplak ayaklarımın altında şimdi. Daha da serin su, kumlardan bile serin. Ellerim sıcacık ama, hatta avuçlarım terliyor küçük kız çocuğunun ellerini sıkı sıkı tutmaktan. Kocaman yelkenli şimdi az ötemizde, karaya oturmayacak bir mesafede. İçi boş gibi, kimse görünmüyor. “Yürüsene” diyor sarı lüle saçlı şeker yaratık. “Nereye? Denize mi gireceğiz yani?” diyorum ben şaşkın şaşkın. “Hı, hı” diyor gardenya kokularıyla beraber. Elimden çeke çeke beni bileğimize kadar yürümeye başlıyoruz denizde. “Soğuk!” diyorum. “Bekle” diyor bana şeker kız, “Daha da soğuyacak”. Yürüyerek ilerliyoruz, önce dizlerimize geliyor suyun derinliği, yavaş yavaş ürpermeye başlıyorum. Artık cır cır böceklerini ve Palmiyelerin sesini duyamıyorum. Uyuşmaya başlayan vücudum bana itaat etmiyor gibi artık. Sadece elimden tutan küçücük başka bir elin varlığını hissediyorum. Suyun içinde ellerimiz, ama hala sıcacık. Yürümekten vaz geçmek istiyorum. Küçük kız çocuğu biraz sonra iyiden iyiye suyun içinde kalacak çünkü!

“Hayır” demek istiyorum, diyemiyorum. Gözlerimi kapatmak istiyorum, onu beceriyorum işte. Karanlıkta, serinlikte yürümeye devam ediyorum. Elim hala sıcak. Nerede ve nasıl bitecek bu, ya da ne zaman diye kendime soruyorum. Tam o sırada gözlerimi birden bire açıyorum, cin gibi etrafıma bakıyorum. Yatağımdayım, Ankara’daki evimin yatağında:))

Biliyorum şaka gibi geldi. Ama dostlar bu benim bir önceki gece gördüğüm rüyaydı!! Yatmadan önce sarışın bir kız çocuğu, hayallerim, deniz aşkım, sahil kasabasında yaşlanmaya ilişkin -her zamanki- düşüncelerimin ardından uykuya dalınca… Sadece o kadar gerçektiki..!

Beni şaşırtan ve ilginç gelen bir şey daha var: Yine bir çocuk ve ben. Ama bir adam yoktu manzarada! Buna benzer kaç rüya gördüm artık sayısını hatırlamıyorum. Bunların tümü bir işaret mi, yoksa bilinçaltımın bana oynadığı bir oyun mu orası meçhul. Bildiğim şey; çocukken ben, yaşım 7-8 falan.. Hep büyük bir ev, en az 2-3 çocuk ve kendimi hayal ederdim. Çocuklarımı okula götürür, okuldan alır, onlarla havuzda oyunlar oynar, neşeli kahvaltı masalarında aile saadeti yaşardık… Ama hiç “baba” ya da “eş” figürü olmazdı bu hayallerde. Halbuki çok mutlu bir çocukluk geçirdim ben bizimkiler ayrıldığı yıla kadar. Babamı hep çok sevdim.. Ama çocuk aklımla kurduğum bu evcilik arası hayallerde yaşattığım şeylerin, 30 yaşını henüz geçmeye başlayan bir kadın olduğumda bile, rüyalarımda da olsa bile beni hep takip edeceğini bilseydim eğer… Bilmem ne yapardım, ama bunun üzerime yapışıp kalmasından korktuğumu itiraf etmek istiyorum sadece. Geçen gece bu rüya o kadar gerçekti ki.. Elimi tutan kızımla beraber soğuk ve derin sularda kayboluşumuz yani. 7-8 yaşında ne hayal ettiysem olmak zorunda mıydı yani?? Hani diyorum bari tekneye ulaşabilseydik sağsalim de, açık denizlerde nefes almayı deneyebilseydik…

Neyse, bu hafta bunu paylaşmak istedim. Güzel bir hafta sonu diliyorum.

Keyif/Lezzet Durakları

Journey To Blue’da artık yeni bir hizmetimiz olacak dostlarım:) Çok düşündüm ne yapabilirim de bir işe yarayabilir yaptığım şey JTB sayesinde diye: Bir kere keyifli mekanlarda olmayı seviyorum, sonra ne bileyim ağzımın tadına pek bir düşkünüm; lezzetli şeylerin peşine düşüp hiç olmayacak yerlere bile gitmişliğim var..

Ankara, yaşadığım kent. İstanbul’la kıyaslanmasa bile, burada olanlar için değişik ve güzel alternatifleri var. Belki de bir çoğunuzun bilmediği, ya da eskiden uğramışlığı olan yerler var mesela.. Ya da yeni açılan, kıyıda köşede, “Yok baba, burası bize göre görünmüyor hiç” dediğimiz, bu sebeple hep önünden geçip gittiğimiz yerler var..

Bazı yerlerin salataları güzel.. Bazısının tatlısı ya da sadece dondurması. Bir yer var ki hele; hiç sormayın kalamar dolmasını:)) Bir yer var huzurla kitap okunuyor orada, müzik dinleniyor, kahve içiliyor.. Sabahları kahvaltı keyfi, gazete okumak için ideal yerler var mesela..

Daha çok sevdiğim ve sıklıkla gittiğim duraklara uğrayacağız beraberce. Sonra da.. Kim Bilir???

Bir 10 Yıl Daha Güzelliklerle…

 

Ambassadore Otel saat 20:00, 24 Haziran 2006, günlerden Cuma.. Canım arkadaşım Ayşegül’üm Sultan’ımın Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttüğü IQ Uluslararası Kalite, Danışmanlık ve Organizasyon Şirketi‘nin 10. kuruluş yılı dolaysısyla düzenlenen gecedeyiz hep beraber. (Geçtiğimiz yıl da beraberdik..) Benim gecede bulunuşum Ayşegül’ün arkadaşı olmamdan değil, çalıştıkları kurumlardan birini temsil etmem nedeniyleydi. 10 yıllık kuruluş hikayesini değişik dostların ağzından dinledik gecede.. Bol bol müzik vardı, alkış vardı, dans vardı.. Eski ve sevilen dostlarla (benim bile) birarada olmak çok iyi geldi.

 

Kurucusu olan ve Genel Müdürlük görevini yürüten Sn. Mücella Tokatlıoğlu, o gece kendisiyle bu uzun yolda yürüyen tüm çalışma arkadaşlarına birer plaket verdi. Umuyorum ki bir 10 yıl daha beraber çalışırlar böyle uyumlu bir biçimde. Bir şekilde artık beraber çalışmaya devam etmesek de, Ayşegül Sultan’la arkadaşlığımız da böyle uzun yıllar sürer umarım.

“Çünkü sen bana iyi geliyorsun dostum.. Nefes alabiliyorum yanında, bir sürü şeyden boğulduğum zamanlarda.. Dostluğuna, doğru sözlülüğüne, dürüstlüğüne ve ince düşünmene layık insanlar olsun yanında..”

Happy Birthday IQ…

Dünyaya Geldiğinizde…

 

“Dünyaya geldiğinizde yanınızda bir kullanma kılavuzu yoktur; ama aşağıdaki kurallar yaşamınızın daha kaliteli olmasını sağlayabilir:

1- Bir bedende yaşayacaksınız. Bedeninizi sevebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz; ama emin olun, bedeniniz yaşamınızın sonuna kadar sahip olaacağınız “tek” şeydir.

2- Dersler alacaksınız.”Dünya Gezegeninde Yaşam” adı altında tam zamanlı bir okula devam edeceksiniz. Buradaki “herkes” ve “herşey” evrensel öğretmendir.

3- Hatalar yoktur, sadece dersler vardır. Büyümek, deneysel bir süreçtir. “Başarısızlıklar” da, “Başarılar” kadar bu sürecin bir parçasıdır.

4- Her ders, öğrenilinceye kadar yinelenir. Onu öğreninceye kadar karşınıza değişik biçimlerde çıkar – sonra başka bir derse geçersiniz.

5- Eğer kolay dersleri öğrenmezseniz, zorlaşırlar. Dışarıdaki sorunlar, içsel durumunuzun eksiksiz bir yansımasıdır. İçinizdeki engelleri ortadan kaldırdırğınız zaman, dış dünyanız değişir. Acı, evrenin sizin dikkatinizi çekme yöntemidir.

6- Bir dersi öğrendiğinizi, davranışlarınız değiştiği zaman anlarsınız. Bilgelik uygulamadadır. Bir şeyin birazı, çok sayıda hiçbir şeyden iyidir.

7- “Orası”, “burası”ndan daha iyi değildir. “Orası” “burası” olduğunda, “burası”ndan daha iyi görünen bir “orası” hep olacaktır.

8- Diğerleri sizin yansımanızdır. İçinizde bulunan sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz birşeyi yansıtmadığı sürece, herhangi bir şeyi sevemez ya da ondan nefret edemezsiniz.

9- Yaşamınız sizin elinizdedir. Yaşam size tuali sağlar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınızın kontrolünü elinize alın, yoksa bunu başkası yapar.

10- Daima istediklerinize sahip olursunuz. Bilinçaltınız hangi enerjileri, hangi deneyimleri ve hangi insanları yaşamınıza çekeceğinizi en uygun biçimde belirler; bu nedenle ne istediğinizi bilmenin en iyi yolu, sahip olduklarınıza bakmaktır. Yaşamda kurbanlar yoktur, sadece öğrenciler vardır.

11- Doğru ya da yanlış yoktur; sonuçlar vardır. Ahkam kesmek bir işe yaramaz. Yargılamak kalıpları yerinde tutar. Sadece yapabileceğinizin en iyisini yapın.

12- Yanıtlarınız kendi içinizde yatar. Çocukların, başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır; olgunlaştıkça, “Ruhun Yasaları”nın yazılı olduğu yüreğinize güvenirsiniz. Duyduklarınızdan, okuduklarınızdan ve anlatılanlardan daha fazlasını bilirsiniz. Yapmanız gereken tek şey bakmak, dinlemek ve güvenmektir.

13- Bütün bunları unutacaksınız.

14- Dilediğiniz zaman anımsayabilirsiniz.”

Chérie Carter-Scott

*Demet’cim, hatırlattığın için teşekkürler..

Hiç Düşündünüz mü?

Geçen yıl bu zamanlarda ne yaptığınızı, veya nerede olduğunuzu? Yalnız mıydınız? O zaman hayatınızda olan biri var mıydı? Ve şimdi o hala var mı? Yoksa başka biri ile mi yaşıyorsunuz bu yılı, bu zamanı? Özlüyor musunuz geçen yılı, geçen yıl olupta bu yıl gidenleri..?

Bir düşünün şöyle birkaç dakika: 5 yıl önce bugünlerde ne yapıyordunuz ya da neredeydiniz? Ailenizle mi yoksa yalnız mıydınız? Mutlu muydunuz peki? Yaşamı ne kadar umursuyordunuz, ya da neresinden yakalamıştınız? Derdiniz neydi o zaman? Ya da var mıydı:)) ? Çevrenize baktığınızda kimleri görüyordunuz? Şimdi o kişiler yanınızda mı? Yine başınızı çevirdiğiniz an o zaman yanınızda olanları görebiliyor musunuz şimdi de?

Düşünmekten kaçar olmuşuz biliyor musunuz? İllaki başımıza olumsuz, üzücü veya sıkıntı verici bir şey geldiği zaman muhasebe yapıyoruz. Aslına bakarsanız size sorsam şimdi-ya da aynı şekilde siz de bana sorsanız- “Düşün, düşün yoktur işin.. Ha babam de babam düşünüp duruyoruz. Hayatımız bununla geçiyor.. Sen ne diyorsun beee?” diye cevap vereceksiniz.

Geriye bakma taraftarı olmadım hiç. (Daha doğrusu öğrendim:)) Tecrübeler öğretiyor zira, umutsuzca çırpınışlarla geriye bakıyorsanız, bir halt olmuyor. Ama neye bakacağını bilirse insan, o umutsuz çırpınışlar umut dolu, faydalı, güç veren kanat çırpışlarına dönüşüyor. Hep ileri doğru gidiyoruz, ihtiyacımızsa sadece birazcık (daha) zaman..

Tüm bu flashbackler sırasında ne düşünürsek düşünelim, sevmeyi ve saygı duymayı bırakmayalım. Çünkü tam da Maya Angelou’nun dediği gibi: “İf we loose love and self-respect for each other, this is how we finally die!”