Aylık Arşiv: Mayıs 2009

Hey JUNE (Haziran)!

 

Hey Dilara

`Sevgilinin Objektifinden Me, Myself & I, Seferihisar Mayis 2009 `

Yazıyorum yazıyorum hep aynı!

ZAMAN ne kadar da hızla geçiyor. Neredeyse yılı yarıladık! Kıştan nefret ediyorum derken, bahar gelsin diye feryat ederken o da bitti yaz mevsimindeyiz artık! İnanılır gibi değil. Ben ne ara büyüdüm bu kadar, o okul nasıl bitti, nasıl iş buldum, çalıştım, didindim, nasıl ev döşedim, taşındım, nasıl 34 oldum, anlayamıyorum. Tek bildiğim, her yılın bir öncekinden daha hızlı geçiyor gibi geldiği ve daha da kıymetlendiği gözümde.

En sevdiğim mevsim bu yıl bir miktar hayal kırıklığı yarattı bende: Soğuktu, bol yağmurluydu ve seller akıyordu sokaklarda mütemadiyen. Gerçi rahmettir, bolluk-berekettir denir yağmur. Bir de geçtiğimiz yıllarda ne kadar az su yüzü gördüğümüz, ne sıkıntılar çektiğimiz, kıpkırmızı akan, pas kokan sularda yıkanmak zorunda kaldığımızı hatırlarsak, özellikle Ankaralılar için, bu yağmur iyi de geldi orası bir gerçek!

Geçtiğimiz baharların aksine bu bahar daha az sosyal aktivitede bulundum. Tabi bunda benim akşamları dersim sebebiyle eve geç gelmemin de etkisi var ama.. Hafta sonu akşam dışarıda arkadaşlarımızla beraber oluyoruz arada, ama kıyas yapmam gerekirse eskiye oranla azaldı sıklık. Hiç sinemaya gitmiyoruz mesela. Evde DVD izleme oranımızda aşağıda bayağı. Eskiden hafta içi arkadaşlarımıza giderdik, onlar bize, eve gelirlerdi falan.

Sportif aktivite konusuda sakat şu ara. Misal, spor olarak sadece hafta sonu Eymir’de 1,5 saat yürmenin, hafta içi işten eve-evden işe toplamda 40 dakika yürümenin dışında hiçbir şey yapmıyorum:( Tenis kıyafetim hazır, raketimi temizledim, çantamı ortaya çıkardım, tenis ayakkabılarımı ortalara çıkardım; velakin Sevgilinin işleri ve hafta sonu aralıksız yağan yağmur sebebiyle henüz Tenis kortlarıyla buluşamadım:( Ben de bu açığı en favori turnuvamı seyrederek kapamaya çalışıyorum.

Ama evdeki hayatımdan memnunum gayetten. Domestik tarafımı da seviyorum her ne kadar yorsa da beni zaman zaman. Sadece daha fazla kitap okuyabilmeyi diliyorum. Haziran’ın 11’i itibariyle final sınavlarını bitireceğim ve ertesi günden itibaren tek yapmak istediğim her akşam kitap okumak olacak.. Tavsiyelerle birlikte başucumda tarafımdan okunmayı bekleyen 5 kitap mevcut!

Sonra hafta içi akşam iş çıkışlarında da kortlarda olabilmeyi diliyorum. Saat 7’den 9’a kadar oynuyorduk geçtiğimiz yıl ışıklı kortlarda. İmkanımız varken değerlendirememek hoş olmaz kanaatindeyim:)

Balkon-Bahçem ile ilgilenmek istiyorum. Toprağım, saksılarım ve sardunyalarım hazır ve nazırlar iç mekanda. Onları sevgiyle harmanladığım topraklara ekmek ve balkon-bahçemi güzelleştirmek için sabırsızlanıyorum. Sonra orada kahvaltı sofraları hazırlamak istiyorum bize, akşam yemekleri ve dahi keyifli muhabbet sofraları sevdiklerimize..

Hafta sonu günübirlik ya da 1 gece kalabileceğimiz yakın yerlere geziler yapmak istiyorum. Listenin en üstünde Kapadokya, Amasra-Çakraz, İzmit, Düzce’de rafting ve Beypazarı var. Buralarda eskiye oranla daha aklı başında, daha göze hitap eden ve farklı fotoğraflar çekmek ve arşivlemek istiyorum.

Motorsiklet ehliyeti alabilmek için düzenlenen kurslardan birine katılmak istiyorum. Benim ölmeden önce yapılacaklarvari listemde yer alıyordu bu madde. Hayatıma giren adam sadece yüreklendirdi ve süreç hızlandı sanırım. Sadece ehliyetle kalmayacağı kanısında herkes, gerçi annem yeminler ettirdi bana “ölümü gör motor alırsan” diye, ama sanırım çok seversem sahip olmak da isteyebilirim:) Bilemiyorum henüz, göreceğiz:)

İşte bu halt-i ruhiye ile ben tekrar çalışmaya döneyim, bildiğiniz üzere yine gelecek ben:) Süper bir hafta sonu diliyorum. 30 Mayıs Cumartesi günü Karum’un önünde eğlenceli etkinlikler düzenlenecek. Haberiniz olsun.

 

Cuma Hikayesi

Tamam mı Devam mı?

Evdeki her türlü ampul, spot veya bilimum musluk contası değiştirme, ufak çaplı tadilat, pencerelere silikon, müzik sisteminin kolonlarını bağlama vs. gibi işlerden anlamaktan, anlamayı geçtim yılardır tüm bunları kendi başıma halletmekten usandım ben! Bunları öğreneceğim diye defa defalarca çarpıldım, musluklardan fışkıran sulardan sırılsıklam oldum, çekiçle parmağımı ezdim. Yani bayağı bir emek verdim acısıyla falan. Olsun varsın, da dirayetle davranıp, azmedip yaptık da ne oldu? Sevgilin senin evindeyken, sen bunlarla cebelleşirken “Vay be, süpersin hatuncum. Aferin sana. Şimdiki kadınlar böyle ufak tefek işler için bile hemen tamirci çağırıyorlar” dedi mi? Dedi. Peki sen pis pis sırıtıp, elindeki çekici adamın üzerine fırlattın mı? Hayır! Pis pis sırıttın, ve fakat anlamasını bekledin, elinden çekici kapıp bir He-Man’a dönüşmesini bekledin, ki yapılabilecek en büyük hata! Bu hata başka bir yanlışa gebe kaldı ve onun evindeyken şıp şıp damlatan musluğa sinir olup da artık el atınca, sevgilin evdeki tüm ufak tamiratlar için kılını kıpırdatmadan seni pohpohlamaya, nasıl elinden her işin geldiği konusunda seni övmeye başladı!

Sağlam basan ya da güçlü kadınlar aslen en derindeki hislerini güzelce saklayabilmeyi, üzerlerini örterek onları sanki hint işi dokunmuş bir kumaşcasına güzel göstermeyi başarabilirler! Birine mi sıkıldı canları, işlerinde stresli bir dönemdeler mi, para problemlerimi var, ailelerle aralarında gerginlik mi mevcut; bunları hiç bilmez, bilemezler sağlam kadınların sevgili erkekleri. Onlara yansıtmak şöyle dursun, “Aman canım herşeyleri de bilmesine ne gerek var”, “Adam zaten yorgun, bir de ben yormayayım. Zaten onun elinden ne gelebilecek ki?”; ya da “Adamı kendine acındırmanın ne gereği var giderayak” diyerekten bahis bile edilmez böyle derin hissiyatlar içeren konular. Güçlüyüz ya!

Bir süre sonra öyle alışırlar ki dimdik durmaya güçlü kadınlar, sopa yutmuş gibi, gelenekselleşen ve ileride üzerlerine yapışıp kalacak bir hayata adım attıklarından bir haber..Olur da eğer bir gün sırtları kamburlaşmaya başlarsa üzerlerine aldıkları yükten, içlerine attıkları derin ve güçlü hislerden sebep. Olur da “paylaşmak ki o en güzel” diyen bir psikoloğu dinlemeye karar verirlerse günün birinde. Yanındaki sevgili erkek tarafından kaprisli,aman ne çok sorunlu ve tahammül edilemeyen kadın damgası yemeleri genelde an meselesidir! Öyle ki sırf bu sebepten terk edilseler bile gıklarını çıkaramazlar güçlü kadınlar. Kaldı ki sevgili de bilir aslında karşısındaki kadının ne kadar güçlü olduğunu, ve ona ihtiyacı olmadan da rahatça yaşayabileceğini. Kadının içinde kopan fırtınalardan, deli dalgalardan alabora olmuş gemiler ve cayır cayır yanan ateşlerden habersiz.

Böyle içimde fırtına, kendimle kaldığım bir gün oturdum düşünüyorum: Ne kadar da bıktım her işimi kendim görmekten.. Anlaşılamamaktan.. Leb demeden lebleyi anlayan bir adam bulamamaktan.. “Devamlı sağlam duruyorum” yüz ifadesi ile kasılmaktan.. Ne olurdu ben de faturalarımın tarihlerini takip edebilmek için bir Excel Sheetin başında dakikalar geçirmesem. Ne olurdu evdeki tamirat, boş kalmış buzdolabı, ve ufak tefek ihtiyaçların giderilmesi ile ilgilenmesem. Ne olurdu ben de şöyle bir iki şımarabilsem, herşeyleri ikimiz adına düşünüp, kolayca bunlara çözümler üretebilen bir adamın dizi dibinde sırtımı kaşıtabilsem, boynuma masaj yaptırabilsem 2 ayda bir gördüğüm tellak Fatma Abla’yı beklemeden!

Yani evet, dumanı daha tüterken içimdeki küllenmiş hissiyatın aynen böyle hissediyor, istifa etmek istiyorum güçlü kadın pozisyonumdan anında ve ilelebet. Ama sonra o tam da olmak istediğim gibi bir iki kadına rastlıyorum dışarıda, yemek yediğim bir restorantta, ya da arkadaşlarla buluştuğumuz bir kahvede.. Bazen kendi hikayelerini anlatıyorlar bana içtenlikle, ağlayarak ya da gözleri dolu dolu, isyan ederek kimi zaman. Çok canım sıkılıyor, kendimle kavga ediyorum bu defa da, “Benzemek için ölüp bittiğin kadınlar bunlar mı olmalı sahiden?” diyerekten.

Kararlarını kendi kendine almanın nesi kötü? Nesi kötü elinden iş gelmesinin? Olur da bir gün ıssız bir adaya falan düşersen, en azından ekibin en “handy” ve gözde hatunu olursun diyorum kendime. Hayatta kalabilme becerin diğerlerinden kat kat fazla olacak işte. Alış verişini kendi yapan kadın olmanın nesi kötü diyorum sonra? En azından istemediğin şeyleri dolaba istiflemek, ve ne zaman kullanacağını bilmediğin eşyalarla başbaşa kalmak gibi bir derdin olmayacak. Ne var sanki her gidilmesi gereken restorana, sinema filmine sen karar veriyorsan. Bu, senin organizasyon becerinin daha iyi olduğunu kabul etmiş bir erkeğin ipleri senin eline bırakmasından başka bir şey değildir ki!

Özgürsün, ama başıboş da değilsin. Duygusal bir sürü darbeler alırsın, ama bunlardan dersler de çıkarırsın. Kendi tarzın vardır, senin aksine bir sürü erkeğine “bağımlı” kadından. Evet tek başına yaşayabilmek adına para kazanırken canın çıkar, ama o parayı nasıl harcayacağına, o parayla nereye gideceğine kimse karışamaz. Değerini de senden başka kimse bilemez. Omuzlarında dünyayının yüküyle yıkıla duracakken, bir sevilenin samimi sesi ile kendine gelir, evinde kedinin başını okşarken kurtuluverirsin yükünden bir anlığına.

Aman bilmiyorum işte. Bazen tamam, pes; bazen de devam, yes diyesim geliyor; iki arada bir derede devam ettirdiğim bu yaşantımda yalnızlığımın 14. sene-i devriyesine kadeh kaldırırken.

DiLaRa 2007 Ekim

Geldim Gelmesine de..

White Nose Cat

`Seferihisar’in Kedilerinden, Mayis 2009. Izmir`

Hiç gelesim yoktu benim!

Artık her geçen gün bu şehre daha az sempati duyuyorum nedenini net olarak bilemeden! Ve her yola düşüşlerim sonrasında, evimi özlüyorum o ayrı, ama ayaklarım geri geri gidiyor ve iki ileri bir geri şeklinde suratımda küsmüş kız çocuğu ifadesi, içim sıkkın, ben genel olarak bıkkın vaziyetlerde dönüyorum bu şehr-i Ankara denen memlekete!

*

Evet gidebilmeyi başardım geçtiğimiz hafta sonu, neredeyse 1,5 ay öncesinden planladığımız seyahate. Gerçi kanlı oldu biraz.

*

Bir araba, dört kişi ve bir kedi şeklinde Cumartesi saat 08:00’de tekerlekleri kaldırdık yoldan. Evin kedisi enteresan bir yaratık. Bir İran kedisi ve hayatımda yakınında bulunduğum en tüylü şey. Bir de kendisi koltuk tepelerinde yaşayan, mütemadiyen oralardan kendisini aşağılara sarkıtıp yatan bir hayvancağızmış; biraz nahoş tecrübe ile öğrenip ön koltuktaki yerimi Sevgilimin babasına bıraktım daha 10 dakika yol gidememişken. Sanırım kendini etol zannediyor bu hayvan:) Tamam kedi severim, uzaktan ama. Bu kadar yakın iliişkiler içinde bulununca ben öksürmeye, hapşırmaya ve dahi kaşınmaya başlayıverdim. Birde ben kedi ile yolculuk yapılacağını tamamen unutup benim adama giymesi için siyah bir Pink Floyd t-shirtü vermiştim, kendisi de badem oldu Seferihisar’a varana dek!

Seferihisar sakin bir yer. Sıklıkla evin bulunduğu sitede vakit geçirdik, hatta daha çok evin bahçesinde ve verandasında diyelim. Alaçatı-Çeşme vs.. popomuzu kaldırmaya gücümüz olmadığından, mütemadiyen yayılıp yatttğımızdan sebep gidilemeyen destinasyonlar olarak bloğun bir önceki postuna gereksiz konu oldular sadece!

Yazlıkta insanın yapmaktan en keyif aldığı şeylerin başında yemek-içmek-yatmak gelirmiş:) Benim hiç yazlığım olmamıştı. Biz bizimkiler biraradayken hep Askeri Kamplarda geçirdik tatillerimizi. Benim hiç yazlık arkadaşlarım da olmadı mesela. Tabi benim yazlık olayına alışmam, o güzel karakterim ve süper ötesi adaptasyon kabiliyetim ile alakalı halde çok kısa bir sürede gerçekleşiverdi. Yaklaşık 2 saat diyelim:)

Sonraki günler mükellef sabah kahvaltıları, yerlerini birkaç saat sonra mangal başı partilerine bıraktılar. Anne ve ben mezelerle, salatalarla uğraştık, baba içkilerle. Mangalcıbaşı Sevgilimdi, pek de güzel başardı allah için bu görevini. “Tanrım sanırım ben kilo aldım, ühüüüü” şeklindeki mızırdanmalarıma rağmen eve gelipte tartıda 56,1 rakamını gördüğümde nasıl mutlu olduğumu tahmin edersiniz herhalde. Ama merak etmeyin, kilo mu aldım acaba şeklindeki kuruntularımı başıma dert edip de mangaldan ve dahi diğer hoş şeylerden de uzak kalarak kendime zindan etmedim 4 günümü. Malum zor kazandım ben oraya gitme hakkını. Kanlı olduğunu söylemiş miydim?

*

 

Cute Cat

`Seferihisar’in Kedilerinden Biri Bizim Bahcede, Mayis 2009. Izmir`

4 tane kitap almıştım idefix‘den, yola çıkmadan hemen önce geldiler:

Tanrının Terk Ettiği Deniz” ~ Derek Lundy

Avucumdaki Dünya” ~ Ellen MacArhtur

Derinlerdeki İzler” ~ Kenan Ergüç

ve

Dünyanın Ucundaki Fenerin Bekçisi” ~ Haldun Sevel.

Bu sonuncuya başladım, pek ilginç bir adammış bu Haldun Sevel. Nam-ı diğer “Rüzgar Baba”. Bu kitapların hepsi denizlerle ilgili. Okudukça bende bıraktığı tatları paylaşmak istiyorum. Henüz olmayanınız varsa, benim gibi deniz tutkunu olun diye:) Bu deniz tutkunu ne yazık ki bu defa sahilde 1 saat bile güneşlenemeden, anca ayağını denize sokup gelebildi yalnız! Seferihisar biraz rüzgarlı bir yermiş de.. Ama kafaya koyduk sörf yapacağız burada.

*

Geldim işte. En kısa zamanda tekrar gidebilmek umudumla:)

Daldan Dala Atlayalım mı?

 

Tulips

~Sümbüller, Laleler, Nisan 2008. İngiltere, Hastings~

Bir sürü şeyden bahsetmek istiyorum, biraz daldan dala atlayasım var. Hazır mısınız? Peki o halde:)

Önce bir güzel haber:

Hani benim bir arkadaşım vardı ya, eski Radyo Mydonose’cu, yeni yazar. Hani “Geceyarısı Öyküleri”nin yazarı, Selim Karakaya. Hah işte O ve arkadaşı, yine sıkı radyoculardan Banu Tarancı birlikte TRT’nin yeni Ankara Kent radyosunda bir program yapmaya başladılar: “Haftaya Paydos” ismi. Radyonun yayın frekansı 105.6. Cuma akşamları 20:00’de başlıyor ve 22:00’da sona eriyor. Her hafta bir konukları olacak. Hem o konukla söyleşip, hem de “Bu mu? Bu mu?” tarzı bir tartışma konusunu dinleyicilerden aldıkları feedbackler ve yorumlarla pekiştirip önümüze serecekler. Geçtiğimiz haftanın ve ilk programın konusu “Tunalı mı? Bahçeli mi?” idi. Benden de naçizane fikir sormuş Selim, ama ben çok geç gördüm mailini. Yine de hem kendi görüşlerimi paylaşmak hem de programa konuk olanların düşüncelerine yer vermek istedim burada. Zira bu bizim kendi ekürimiz arasında hep konuştuğumuz bir konudur. Katkı yapmak isteyen olursa yorumlarınızı bekliyorum:)

Şimdi bu soru bana sorulursa tabi Tunalı Hilmi demekten başka çarem kalmıyor. Her ne kadar sık sık yazılarımda, özellikle haftasonunda trafiği ve kalabalıklığıyla beni çileden çıkaran bir cadde olduğundan bahsediyor olsam da, Ankara’ya ilk geldiğim yıl olan 1993 Sonbaharından beridir yaşadığım yerdir benim Tunalı Hilmi! Yıllarca bu caddenin hemen başındaki sokakta yaşadım. Geçtiğimiz yıldan beridir de yine bu caddenin bittiği yer olan Kuğulu Parka yakın bir yerde yaşamaktayım. Benim herşeyimi hallettiğim tüm mekanlar burada, hemen 2 adım yakınımda.

Artık ilgili ilgisiz hepinizin bildiği güzelleşmek ve bakım için tek adresim Fatoş Abla’mın salonu burada. Tunalı’da Yapı Kredi Bankası’nın hemen karşısında. Yıllardır bu caddede bulunan Tavko’nun dışında hiçbir yerden tavuk ve shinitzel almam mesela. Kozmetik Mağazam, en sevdiğim cafe, dövme ve hızmamın yaratıcısı Cemal’in dükkanı, benim için bir klasik olan Tadım Pizza’mız, terzim, ayakkabı tamircim, takı tasarımcısı Burak, kitapçım, kahve dükkanım ve en favori parkım hep bu cadde üzerinde. Bahçeli 7. Cadde’ye toplasam 10 defadan fazla gitmemişimdir herhalde. Bana yabancı bir yer geliyor, alışamadım bir türlü. Nerede olursak olalım her Tunalı’ya dönüşte “Oh be, dünya varmış” deriz Ayşegül Sultan’la:)

Ama programa katılanlardan mesela, Bahçeli 7. Cadde’yi tercih edenler burayı daha bir aydınlık, daha bir sıcak buluyorlarmış özellikle yazın. Dar kaldırımları olmasına rağmen insanın üzerine gelen kocaman binaları yokmuş Cadde’nin mesela. Bir de Tunalı Hilmi insanlarını! daha bir burnu havada buluyorlarmış:) Tunalı orta üstü ve üst kesime hitap ediyormuş, bu durumda Bahçeli 7. Cadde’de daha normal, hatta üniversite öğrencisi bir sürü insan olurmuş:) Bilemiyorum, dediğim gibi ben oldukça nadir Bahçeli’de oldum. Belki sizin de farklı düşünceleriniz vardır bu konuda. Açıkçası bu ve bunun gibi Ankara’ya özel karşılaştırmaları dinleyebileceğiniz, katkıda bulunabileceğiniz bir program “Haftaya Paydos”. Bu haftanın konusu ise Eymir mi? Mogan mı? imiş. Düşünün bakalım bir.

~

Benim favori düğün fotoğrafçılarım Jessica ve Becker, Stockholm’den 4 günlüğüne İstanbul’a geldiler geçtiğimiz hafta tamamen spontan bir şekilde, plansızca. İlk uçak nereye ise oraya gideceğiz demişti Jessica:) Jessica’nın bu sayfasında, Becker’in ise bu, ve bu, ve bu sayfalarında güzel şehrimizin muhteşem fotoğraflarına yakından bakabilirsiniz. Türk Bayrağına bayılmışlar ikisi de, ve hemen hemen her gördükleri Türk Bayrağı’nın içinde bulunduğu kareleri ölümsüzleştirmişler. Paylaşmak istedim:)

~

Cumartesi günüm o kadar yoğun geçti ki bu hafta sonu, uzunca zamandır aynı gün içerisinde bu kadar fazla şey ile uğraşmamış, bu kadar değişik mekanlarda olmamıştım! Sabah 10:00’dan itibaren Fatoş Abla’mdaydık. Orada çaydı, kahveydi, faldı derken işlerimi halledip eve dönmem 13:00’ı buldu. Daha sonra saçtı, makyajdı, kıyafet seçimiydi gibi ufak! ayrıntılarla uğraşıp, 18:00’deki minik Defne’nin 1. yaşgünü partisine gittik. Defne, beni merak ve heyecanla takip eden çok tatlı Bahar’ın kızı:) Tesadüfen Sevgilimin annesi tarafından akraba çıktık! Defne’yi öpüp oradan Bu Otel’deki bir düğüne kaçtık 2 saat sonra. Oldukça hoş bir atmosferi vardı düğün salonunun, amma velakin müzik seçimleri ile bizi bitirdiler. “Hadi hadi hadi, ve Çekirge” falan çalmaya başladığında artık çantamı kaptığım gibi kendimizi zor attık otelden:) Oradan da Ayşegül’üm Sultanımın doğum günü için James Cook’da yerleşik eküriye katıldık. Eve döndüğümüzde saat geceyarısını çoktan geçmişti.

Malum, her aktif bir günün sonrası mayışık modda geçiyor ya, Pazar günümüz biraz öyleydi. Ama domestik tarafımı da devreye sokmayı ihmal etmedim. Sevgilim kurstan dönene kadar ütü ve yemek işlerimi hallettim, dolaplarımızı yaza hazır halde getirdim falan. Yağmurlu ve bulutlu Ankara’dan ne zaman sıcacık güneşli ve ılık Ankara’ya geçeceğimiz konusunda artık endişelenmeye başladım. Geçtiğimiz yıllarda hiç yağmur görmemiş, hemen sıcak havalarla haşır neşir olmuştuk. Şimdi de yağmurdan bıkar olduk, serinlik de cabası. Hala çizmelerimden kurtulamadım mesela:( Çok sıkıcı!

~

Önümüzdeki hafta sonu İzmir’e, Seferhisar’a yazlığa gidiyoruz. Anne ve babayı arabayla götürüp, yaklaşık 5-6 ay kalacakları yazlığa bırakıp, 19 Mayıs akşamı uçakla döneceğiz. Tabi bu arada da kısacık da olsa tatil yapıp, Alaçatı ve Çeşme’yi ziyaret edeceğiz. İyi geleceğini tahmin etmekteyim. Bu mevsimde Alaçatı’da özellikle daha az kalabalık olur diye düşünüyor, güzel fotoğraflar çekmeyi planlıyorum. Brumendiussum‘un mesela fotoğraflarına bayılmıştım geçen haftalardan izi kalan. Hadi hayırlısı:)

Güzel ve keyifli, ama lütfen biraz daha sıcak bir hafta olsun. Öpüyorum yanaklarınızdan.

Ben bu hafta bir sunum yapıp, bir ödev teslim edeceğim. O sebeple bu haftaya da bir yazı oldu:( Kızmayın olur mu bana?

Cuma Hikayesi

Bahara Vurgun Bendeniz.

Mis gibi bir bahar sabahına uyandım erkenden ve hemen pencerelerimi açtım. Bahçedeki manolyaların kokusu sarhoş edecek düzeyde baskın bu sabah, inanılır gibi değil.. İlk manolya ağacı ile tanışıklığımız 1998 yılı Mayıs’ına denk gelirdi, onu hatırladım birden: O tarihlerde Paris’teyim. Teyzemin şeker ve çılgın bir arkadaşının evinde kalmıştım 12 gün kadar tek başıma. Hatunla Amerikalı eşi bir iş gezisine beraber çıkıp Amerika’ya gitmişlerdi ben kendileriyle tanışıp pek bir kaynaştıktan tam 2 gün sonra. İşte o andan itibaren ben St. Michel bölgesinde eski tip yüksek tavanlı, kocaman şömineli, ahşap tabanlı ev ile kırmızı kadife kaplı, aynalı asansörümüzle başbaşa kalmıştım. Pek güzel günlerdi onlar. İlk manolya çiçeğini ağaçta, ağacı da Champ Elysee Caddesindeki bir parkta görmüştüm. Önce kokularla hipnotize olup, sonra ağacın karşısındaki bankta uzunca bir müddet oturup kalmıştım. O zamana kadar böyle bir güzellik görmediğimi düşünmüştüm. İşte bu sebepten manolyaların kokusu da kendisi de bana Paris günlerimi hatırlatıyor.

Antalya’da yaşamam konusunda annemin yine-yeniden-hiç üşenmeden-ve dahi hiç vazgeçmeden yaptığı baskılarla oturdum kahvaltı sofrasına. Güzel annem, benim manolyalarla ve kokusuyla şafak dansımı ederken mırıldandığım şarkımı ve aldığım keyfi duymuş baskının tam da sırası diye düşünmüş olmalı sanırımJ “Yok annecim, burada yaşamayı düşünmüyorum şimdilik. Evet annecim çok seviyorum Antalya’yı, evet evet deniz kenari bir şehirde yaşamak hep en büyük hayalimdi haklısın, hala da öyle…” de… Bir türlü diyemiyorum ona, “Sizin bu kadar yakınlarınızda olmak istemiyorum aslında” diye.. “Bu kadar iç içe olmaya alışık değilim sizinle ben, malum yıllardır uzağız, ayrıyız” diyemiyorum.. “Evet seni çok seviyorum annecim, ama anla beni lütfen, olmaz” diyemiyorum..

Kahvaltımı edip, sevgili annemi beni yanıbaşında yaşlanırken düşlerken ki rüyasından uyandırmadan giyinmeye gidiyorum. En sevdiğim şalvarımı giyeceğim bugün. Şalvar giymeye son birkaç yıldır takıntılıyım. Sıcak havalarda pek bir rahat oluyor. Ama her zamanki gibi renk konusunda biraz bu hava sıcaklığı ile ters düşüyoruz: Siyah bir şalvara sevdalıyım ben! Siyah ve incecik, tiril tiril bir şalvara. Üzerine de askılı bir beyaz atlet giyiyorum. Ayaklarımda parmak arası terliklerim; yine en sevdiğim flip floplarım; ve yine siyah! Neden siyah ve ben ayrılmaz ikililer gibiyiz ben kendimi bildim bileli? Bizim sevdamız Bonnie ve Clyde’ı, hatta Leyla ile Mecnun’u bile geçmiş durumda. Genç kızken siyah giyerdim, ama daracık siyahlar. Üniversite ve sonrası yine siyah sevdam durulmadı hiç, ama zamanla modaya göre bollaşıp daraldılar; uzayıp kısaldı benim siyahlar.. Kimi zaman iş görüşmesi için tercih etiğim klasik yandan cepli bir pantolon oldular, kimi zaman şık bir gece elbisesi ya da bol keten bir etek. Gardrobuma baktığımda heryer simsiyah görünüyor, özellikle kışın sabahları kıyafet seçmek işkence durumuna dönüşüyor: Işık yok, hava karanlık, yatak odamın lambası loşa ayarlı, dolap simasiyah!

Giyinip kendimi dışarı atma nedenim çok sevgili bir arkadaşımın bu akşam açılışını yapacağı cafe-bistro’su için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormak, gerekiyorsa yanıbaşında olup onu rahatlatabilmek. Zira heyecandan ölmüş durumdadır şimdi, tahmin etmek hiç de zor değil. Neredeyse 3 aydır dekoruydu, boyasıydı, konseptiydi, eleman seçimiydi uğraşıp didinmekte. Lara tarafında çok güzel bir parkın içinde açıyor mekanını, “Teras” koymak istiyordu adını, bakalım ne olacak? Lara’da falezler üzerinde yemyeşil bahçe içinde, çiçekler ve ağaçlarla bezeli çok hoş, dinlendirici huzur verici bir yer bulmuştu aylar önce. Bana telefon açtığında heyecandan ölecekti neredeyse. Sesi titrriyordu: “Buldum sanırım yerimi” diyordu. “Bir görsen, o kadar güzel ve huzurlu bir yerde ki!” Bizim mekan anlayışımız güzel olmasından öte, huzurlu bir yer olması ile doğru orantılıdır. Her yer güzel olabilir, güzel bir manzaraya bakabilir ama huzuru bulabildiğiniz, dingin ve hoş atmosferi olan yerler nadiren karşınıza çıkarlar. Çıktıklarında da vazgeçilmez oluveririler bir anda. Kadınların bağlılığı fenadır, bilenler için. Adama da bağlanırsak amanın aman, mekana ya da benim gibi altı üstü bir renge; siyaha bağlansak ta aynı aman!

Bağlılık, huzur, manolya kokuları, annemin düşleri, siyah şalvarım ve flip flolarım müstakbel “Teras”a doğru yoldayız. Sağ tarafımızda bize eşlik eden engin ötesi, davetkar mavi-lacivert ile beraber.. Tepemizde muzip muzip bulutlarla saklambaç oynayan güneş, Mayıs ayının güzelliği, yüzümde kocaman bir tebessüm ile beraber..

DLR (Mayıs 2007)