Aylık Arşiv: Mayıs 2010

Karışık!

Ortakoy House Cafe

Vicente Amigo Ankara’ya geliyormuş! Hem de ODTÜ Mezunlar Derneği Vişnelik Tesislerine. 6 Haziran 2010’da. Ben o tarihte şehir dışında olacağım için -evet, yine- Flemenko müziğini sevenler, gitar çalarken kendini kaybeden ve çok seksi görünen bu adamı görmek isteyenler mutlaka gitsin derim. Elde kırmızılarla pek güzel olur kanımca:) En sevdiğim parçalarından biri olan “Tres Notas Para Decir Te Quiero”yu şuradan dinleyin ama önceden, bilmeyenler için fikriniz olsun.

Bence Yiğit Özgür bir dahi adam! Yıllardır bir sürü karikatürü dolaşıyor mail gruplarında. Her okuduğumda hala ilk defa okumuşcasına kahkahalarla gülmekteyim. En son yine dün bir kız arkadaşım yolladı, yaklaşık 20 adet Yiğit Özgür karikatürü. Sanırım bir 10 dakika kıkırdadım masamda. Mesela bir frenle gelen trenle döner olayı vardı ki:)) Allahtan ofis arkadaşlarım böyle zamanlarda neye güldüğümü bildiklerinden aşırı tepki vermiyorlar. Belki de “Delidir ne yapsa yeridir” diyorlardır, bilemiyorum artık:)

Üniversiteden bir arkadaşım var Rıza. İstanbul’da bir özel kurumda İK işleriyle uğraşıyor. Ara ara bizlere harika makalelerden alıntılar, ufak yorumlar gönderir kullandığı, gördüğü, duyduğu şeylere ilişkin olarak. En son gelen mailinde Soroya’yı Taşlamak filminden bahsetmiş. Şöyle demiş Rıza:

Gecen hafta sonu gosterime giren filmlerden Soraya’yi
Taslamak
filmini izledim.

Izleme firsatini kacirmayin, muhtemelen film cok kisa sure icinde
gosterimden kaldirilir.

Filmi izledikten sonra internetteki yorumlara baktim, konu cok yuzeysel
bicimde

anlatilmis, hatta konunun ozune neredeyse hic dokunulmamis.

 

Konu dogrudan KADINLAR’i anlatiyor, olaylar Iran’in bir kasabasinda
geciyor, kisisel

cikarlar ugruna insanlarin, bir diger sucsuz insana nasil kotuluk
yapabilecegini ve

bunun icin de dini kendilerini hakli gostermek icin nasil
kullabileceklerini,

yaptiklarini dinin emri geregi gibi gosterebilecegini cok carpici bicimde
ele aliyor.

 

Tum kadinlarin bu filmi izlemesini cok isterim, filmi seyrederken insan
allak bullak oluyor,

din adina yapilanlari gordukce ve gittigimiz yolu dusudukce Ataturk’un bu
ulkeye ne buyuk

bir yaptigini daha iyi anliyor insan.

 

Dinin dogmasi altinda KADINLAR her seyden daha cok tehlike ve tehdit
altinda.

Film internette her ne kadar basit bir siddet filmi gibi sunuluyor olsa da
isin icinde

dinin olsturdugu baskici yapinin, erkekler elinde nasil
canavarlasigini

vurugulamasi acisindan cok onemli.

 

En kisa surede bu filmi izleyin, izlettirin derim.”

Merak edenleriniz için sanırım Rıza’nın yorumları yol gösterici olabilir.

Şiddetli bir biçimde deniz kenarında olasım var. Haziran ne kadar çabuk geldi bu yıl, anlamadım bile ben! Değişik senaryolar üzerinden hayal alemine dalıyorum bazen ofiste, bazen uyumaya hazırlanırken.. Mesela başımda -ki hiç takmadım bu zamana dek- kocaman bir hasır şapka, en sevdiğim haki yeşil-mavi bikinim, bir elimde mojitom (içinde Zeynep‘in romlarından olanından, votka değil!! Rom da beyaz rom olacak, bir de lime olacak limon değil!) göz alabildiğine mavinin laciverte dönen tonlarıyla uzanmış bir deniz kenarında, ılık ılık esen rüzgarın altında bir şezlongda olsam diye.. Ya da sevgili Onur‘un seyirlerinden birinde eşlikçi olsam diyorum. Teknede hayatı da çok sevmiştim ben. Şöyle bir kaç gün ama, çok değil. Haziran için!

Teyze kuşum ve damadı geliyorlar Belçika’dan Pazar günü. İşleri var burada halletmeleri gereken, ve ben teyze kuşumla son 3 ayda 2. buluşmamı gerçekleştirecek olmamdan sebep pek bir mesudum:) 1 hafta kalacaklar ve onlarla aynı gün ben de iş seyahati için hafta sonu yola düşeceğim. Ne istersin dediler, bir şeycik diyemedim. Brüksel’den ne istenir kuzum?? Çikolata dışında, o default geliyor zaten:)

Süper geçsin hafta sonunuz. Ve sonraki haftanız. Döndüğümde haberlerle yine buradayım ben:)

Yani, Nasıl …

Galata Koprusunden

Yani, nasıl iyi geldi bana Ankara’mdan bir kaç gün uzaklaşmak anlatamam.. Gerçi sokağımın üzerinde bulunan, kokma mevsimi geldiğinden sebep buram buram parfümünü her yere saçan İĞDE Ağacımla tam da flörtöz haller içerisindeydik ama.. Olsun. Geldiğimde kaldığımız yerden devam ettik, mesela eve dönüş saatimde, gecenin bir yarısında:) Bir gören olduysa da beni demiştir deli mi ne bir elinde valiz, öbüründe çanta ayak parmaklarının üzerinde ileriye uzanmış İĞDE Çiçekleri koklayarak gülümseyen bu kadın da nereden çıktı bu saatte??

Yani, nasıl güzel geldi uzun uzun zamanlar sonrası tekrar otobüs ile hem de sabahın körü yola çıkmak, Bolu Dağından geçerken sağanak yağmura yakalanmak, yemyeşil ormana bakakalmak, derin derin o güzel kokuları -toprak-hava-ağaç- içime çekmek, hayal kurmak, geçmişten bir şeyler hatırlamak anlatamam.. Çocukluğumu, yılda on beş gün de olsa babamdan kopup anne kuşuma kavuşmamızı hatırlattı bana otobüs ile Bolu Dağı ikilisi. Zira, her sömestr tatilinde anne kuşun koynuna bizi bu dağdan geçen otobüsler ulaştırdılar yıllar yıllar boyunca!

Yani, nasıl keyifli geldi bana Galata Köprüsü altındaki o salaş balıkçılardan birinde geçirdiğim bir kaç saat anlatamam.. Hep üzerinden yürümüşlüğüm, balık tutan-olta atanları fotoğraflamaya çalışmışlığım olmuştu da; bir altına iniverip o balıkçılardan birine oturmak kısmet olmamıştı bana. Bir parça peynir, biraz kavun, yeşili bol salata, közlenmiş patlıcan, haydari ve kalamar ile, buzz gibi içiverdiğimiz 2 küçük Yeni Rakı ile, sesi derinden gelen fasıl heyeti, şen-şakrak gülüşen turistler ile, biri gelip biri giden vapurlar, yerini ay’a bırakan batmaya yüz tutmuş güneş ile, gece ile, sohbet ile, hiç sigara ile geçen bir akşam sonrası yaşadığım tarifi na-mümkün hissiyatım ile uykuya verdim sessizce bedenimi bir akşam İstanbul’da:)

Yani, nasıl mutlu oldum ben Levent-Taksim Metrosunda heyecanla yanımdakine bir süre önce keşfettiğim ve beğeniyle takip ettiğim şu kadından ve bloğundan bahsederken, sevgili Sinem’in yüzüme gülen gözleriyle bakarak “Ben de sizin yazılarınız çok severek okuyorum” dediğindeki duygularımı, anlatamam.. Ben yüzüne soru soran bir halde bakarken “JourneyToBlue Dilara değil mi? Sizi bloğa koyduğunuz fotoğraflarınızdan tanıdım” diyen kadına, sağ elim heyecandan sol göğsümün üzerine gidivermiş bir halde küt küt atan kalbimin sesi kulaklarımdayken nasıl bir “Teşekkür ederim, gerçekten çok ama çok mutlu oldum” dediğimi; yanımdakinin “Sen benim tahmin ettiğimden daha tanınan biriymişsin meğer.” dediğini, Taksim hattına ulaşıp da dışarıya çıktığımızda İstiklal Caddesini katederken nasıl bir gururla ve şımarık bir çocuk ifadesi ile bu olayı konuşup durduğumu.. Anlatamam:)

Ancak yazabilirim işte böyle:)

Çiçek Delisi Oldum, Hadi Hayırlısı!

Karanfillerim

Hakikaten!

Çıldırmış gibi çiçeklerimle konuşuyorum sabah-akşam. Son 10 gündür-bu sabahı hariç tutuyorum yalnız!- sabahları istisnasız 05:00 civarlarında kurulmuş saat gibi uyanıyorum. İlk işim önce bir yatakta yattığım şekilde kendimi dinlemek oluyor:

“Hayır gerçekten de uykumu aldım mı? Keyif mi yapsam yatakta acaba? Şimdi gözlerim kapanacak mı acep, biraz daha böyle kalsam mı?” şeklinde.

Cevap, “Yok, yok. Gayet iyiyim. Uykumu almış ve artık günü karşılamaya hazırım. Eh öyle olsun o halde” diyerek iç ses olarak geliyor ve bunları dedikten sonra anında zıpkın tabir ettiğimiz şekilde yataktan kalkıyorum:) Sonra hemen evdeki tüm pencereleri açıyor, balkona çıkıyorum. İşte o andan sonra “sabah beşte hortlamış kadının çiçeklerle monoloğu” başlıyor! Hepsini tek tek okşuyorum:) Kuru yaprak görürsem temizliyorum, topraklarını parmaklarımla eşeliyorum. Bu arada kızıyorum bir kaçına. “Yani ayıp ayıp bak hemen yan saksıda ikamet eden sardunyam ne güzel açtı böyle, hatta ikinci çiçeklerini veriyor. Ya sen ne yapıyorsun? Yetişsene sen de ona” diye. Bazen de balkondaki asmaya dadanmış kuşlara kızıyorum. Onlar karşıdaki ağaçlarda öttükçe “Fena olacak bakın, uzak durun çiçeklerimden. Didikleyip durmayın şunların yapraklarını, yolarım kanatlarınız yakalarsam” şeklinde çıkışıyorum. Sonra çiçeklerimi suluyorum. Dayanamayıp yine okşuyorum bir kaçını falan:)

Bu arada tam da geçen yıl Mayıs ayında aldığım ve kurumaya yüz tutmuş olmalarına rağmen azimle onları da yanımda yeni evime taşıyıp, her gün konuşarak gözüm gibi baktığım orkidelerim de nihayet yeniden çiçeklenme çabasına girdiler:) 2010 fotoğraflarını da açar açmaz onlar ekleyeceğim hemen. Umuyorum ki daha uzun uzun zamanlar benimle olurlar.

Çiçeklerle işim bitmiyor sabahı geçirince. Akşam eve geldiğimde de aynı seremoniyi tekrarlıyorum. Sonra artık balkon-bahçeme çıkardığım masamın üzerini dergiler, ufak tabakta peynir-kraker ve Rose ile donatıyor ve iş sonrası keyfi yapıyorum. Son zamanlarda bir kaç arkadaşımı da ağırlama şansım oldu. Mutlu oluyorum işte orada geçirdiğim vakitlerde.

 

Hızlı ve oldukça dolu dolu geçirilmiş bir hafta sonu yaşadım bu arada, bir iki not düşeyim:

Cuma akşamı program çok keyifliydi yine. Aslı kuşumun getirdiği kurabiyelerle şenliklendi stüdyo:) Zavallı Selimcim:)

Cumartesi ODTÜ’de şenliklere gittik. Yıllardır gidilmediğinden bir heves bakalım dedik ne var ne yok diye. Quick China stand açmıştı! Bana ilginç gelen tek şey bu oldu:) Bir sürü değişik grup değişik yerlerde kurulmuş sahnelerde kendi telinden çalmaktaydı. Özellikle Karumcuk’un önünde bir nevi Woodstock havası sezdik:) Son 2 haftada 2 defa ODTÜ’ye gitmek iyi geldi yalnız. Her daim tekrarladığım şeyi bir defa daha diyorum: Okulumun gözünü seveyim:)

Up Town’da hızlıca bir bira sonrası yine nostalji kokan bir hareketle Arjantin Caddesinde bulunan Cafemiz‘e gittik. Tam oradayken beni arayan bir arkadaşım evine yemeğe davet etti beni. “Olur” dedim, attım kendimi evine. Yemekte süper muhabbet, dedikodu, eski günler derken güzel yemekler ve şarap eşliğinde bir kaç saat geçirdik. Ardından eve gidip üzerimi değiştirdim. Ver elini November! Bir kaç arkadaşımla buluştum, bir kaç eski arkadaşımla selamlaştım. Derken sonraki durak Manhattan oldu. Anonim harikaydı yine. İnanılmaz eğlendiğimiz bir gece daha bitti ve saat sabah 05:00 civarlarında eve geldik!

Pazar gününü sormayın, nasıl geçti ben bile bilmiyorum. Ama araya -her şeye rağmen- bir Eymir Gölü keyfi ile Kıtır’da kumpir sığdırmış bulunuyorum. Hafta sonuna veda ederken çiçeklerle konuşmayı ihmal etmedim tabi yine. Bu azimle devam edersem monologlarımın diyaloglara dönüşeceği umudunu taşımıyor değilim hani:) Olmaz olmaz dememek lazım!

Güzel bir hafta geçirin. Yine yoğun benim haftam. Hem gündüz, hem gece:)

Ne Yazacağını Bilemeyen Blog Yazarı Modundayım!

Yan-Gel-Yat

Evet öyleyim. Belirli bir nedeni de yok açıkçası. Zamanım hem bol, hem hiç yok gibi! Mayıs sarhoş ediyor beni birazcık. Hem havasıyla, hem coşkusuyla.. Hem gerçekten, hem mecazi!

Bazen her şey bomboş geliyor, bazen de dolup dolup taşıyor zihnimin küpleri!

Bazen çok mutlu hissediyorum, bazen hissizim. Bildiğin tepkisiz, taş gibi bir kadın oluyorum. Uzaklara bakıyorum, gözlerimi sıklıkla kaçırıyorum karşımdakinden..

Sevgili Esen şimdi yine “bu haller iyi haller değil Dilaracım” diyecek ben biliyorum. Yok Esen’cim, bu iyi olmayan hallere giriş dönemi hissiyatı değil. Merak etme:) Kadın olmanın gereklerinden birisini yaşıyorum sanırım. Hani derim ya ben gelleriyle-gitleriyle yaşıyorum hayatı diye zaman zaman:) İşte geçtiğimiz haftalarda yaşadığımda bundan farksız değil. O sebeple JTB’yi ihmal ettim birazcık, affola.

Bir dostum bir operasyon geçirdi. Allahtan her şey yolunda şu anda. Bir gece yanında refakatçi kaldım. Bir sandalyenin tepesinde bacaklarımı ileriye uzatıp günün ağarmasına şahit olurken-kalabalık serviste yalnızlığımla- aklımdan geçen ne çok şey vardı bir bilseniz!

Sağlıkta,

hastalıkta,

dostlukta,

aşkta,

evlatlıkta,

kısacası hayatta neler neler yaşıyoruz ve yaşayabilme ihtimalimiz var diye düşündüm mesela. Düşün-memek istedim önce, ama ben bazen işte çok düşünen bir kadın oluveriyorum; bildiğim halde bir yere ulaşamayacağını bu eylemin sonunun! Sonra da uykuya mışıl mışıl dalamayacağımı bildiğim ama varlığımın tadını çıkarmak arzusu içerisindeyken “Düşünüyorum o halde varım!” diyerek gözlerimi kapıyorum yavaşça. Kendimi hep iyi hissetmek istediğimde hayalini kurduğum, bir dönem önce şurada anlattığım hikayedeki ortamı düşlüyorum. Her zamanki gibi beni gözlerim kapalıyken gülümsetiyor bu düş..

Iskelede Yatanlar

Yine böyle oldu tam da!

Ben gülümsedim, varlığıma teşekkür ettim ve onlarca düşüncenin arasından sıyırarak aşağıdaki yazıyı yazdım kalemsiz kağıtsız:

“Kendini katman katman gören insanlardanım ben.

Hani toprak gibi böyle! Verimlidir mesela en üst katmanı toprağın. En verimsiz kısmı ise en dibidir. Kayalıktır, taştır dibi, en derini. Soğuktur. Yağmur yağar, yağmurun taşıdığı en faydalı tüm ne varsa en üstte birikir, yayılır ve besler toprağı da içerisinde büyümek için bekleyeni de. Ben de toprak gibi ne çok besleniyorum güzel ve faydalı bir sürü şeyden diye düşündüm. Toprak gibi, beslenmezsem ne kadar çabuk kuruyabildiğimi, soğuk, dipsiz bir kuyuya dönüşebildiğimi düşündüm sonra.

Beni besleyen şeyleri düşündüm:

Dostlarımı, güzel çiçekleri, güzel müzikleri, güzel sözleri-satırları, gülen gözleri, samimi ve içten paylaşmayı, maviyi, yeşili, denizi, yazmayı, vizörden bakarak farklı görmeyi dışımda olup bitenleri, dans etmeyi, birini gülümsetebilmeyi, ince zekayı, tenis oynamayı, şarkı söylemeyi, çıplak ayaklarımla ıslak çimenlerde yürümeyi, mis gibi yağmur sonrası toprak kokusunu içime çekmeyi, gözlerimi kapatıp ılık esen rüzgarların altında hayal kurmayı, aşık olmayı. Aşık kalmayı:)

Toprak gibiyim ben. Dışımdaki her şeyle kurduğum olumlu tüm iletişim beni besliyor. Olumsuzlar beni öldürüyor. Sadece, ikinci bir yağmur dalgasına kadar ama:) Sonra yine verimli topraklar gibi coştukça coşuyorum. Güzel, güzellikler saçan bir kadın oluyorum. Mutlu oluyorum. BEN oluyorum. Ne iyi ediyorum:)”

**14 Mayıs Cuma akşamı Saat 20:00-22:00 arasında, TRT Ankara Radyosu 105.6 frekansında Haftaya Paydos Programındayım bir defa daha. Sevgili Selim ve Banu’nun konuklarından biri olarak. Diğer konuğumuz çok şeker bir dostum: “Tarçının Mutfağı“ndan Aslı kuşum olacak. Umuyorum dinleme fırsatı bulabilirsiniz bizleri**

MİM’lendim:)

Erguvan

* Fotoğraf IPhone’un yeni eğlenceli araçlarından Hipstamatic ile çekilmiştir. Fikir Zeynep‘i takip sonucunda akla düşmüştür:) Erguvan ağacı kampüsün bahçesindeki tek erguvandır.*


Pandora’nın Kutusu adlı, benim de yeni haberdar olduğum bloğun sahibesi sevgili Pınar beni mimlemiş geçen gün. Mim konusu ise şöyle:

———-

•Takip ettiğiniz bloglardan ya da bloğunuzda yer verdiğiniz blog listesinden baştan 3. sıradaki bloğa girip, onun takip ettiği bloglardan(blog listesinden) -daha evvel görmediğiniz- bir bloğa tıklıyorsunuz.
•Oradaki yazılara göz atıp birini gözünüze kestiriyor, okuyorsunuz.
•Hoşunuza giden bir paragrafı alıp bloğunuzda paylaşıyorsunuz.
•Bu paragrafla alakalı birkaç cümle sarfetmeyi de ihmal etmiyorsunuz:)
•Alıntı yaptığınız bloğun son yazısına yorum olarak bu mimi düşüyor, kendi yazınıza link veriyor ve bu blog sahibini de mimlemiş olduğunuzu iletiyorsunuz.
•Son olarak mimlemek istediğiniz başka blogdaşlar varsa mimi onlara da yolluyorsunuz
.

———-

Ben, takip ettiğim bloglardan 3 numarada bulunanı seçtim: “Azra Kadını” Sonra O’nun takip ettiklerinden hiç tıklamadığım birini seçtim: “Tehlikeli İlişkiler”Kadın-erkek ilişkilerine dair “non-maço” olarak tariflediği gözlemleri ve hikayeleri olan bir erkek blogger. Erkek bloggerlar kadınlara göre çok çok daha azdı eskiden. Şimdi erkeklerin de yazıyor olması hoş bence.

Fazla vaktim yoktu uzun uzun okumak için -zira arkadaş uzunca yazmayı seviyormuş o belli-, o sebeple göz gezdirirken şu birkaç cümle gözüme takıldı:

Erkeğin çok konuşanı azdır. Kabul edelim ki kadınlar erkeklere göre daha bir severler konuşmayı. Erkeklerde öyle çooook çok geveze adam az görülür. Ancak görüldü mü de bu adam en az 10 geveze kadın gücündedir.”

Tamamiyle katılıyorum kendisine. Hayatta en haz etmediğim “insan” tipi -kadın ya da erkek- gerekli-gereksiz konuşan, onu dinleyip dinlemediğinle ilgilenmeyen ve sen konuşurken habire lafını kesip konuşmaya devam edenlerdir. Kaldı ki erkeklerde bu özelliğe hiçbir suretle da-ya-na-mı-yo-rum ben de! O sebeple sevgili arkadaşımızın yazdıklarına katılıyorum:) Hele ki en geveze kadından daha çok konuşan erkeğe rastlamışlığım olduğundan, tüylerim ürpererek hatırlıyorum o anki hissiyatımı.

Ben de eğer vakti varsa ve yazmak isterse, Burcu‘yu, Başak‘ı ve Evren‘i Mimliyorum:)