Aylık Arşiv: Eylül 2011

Hayat “Böyle” Olmayabiliyormuş!

Hayat “böyle” işte derdim ben, belki de çoğumuz gibi.

Önceden!

Bazen mutlu, huzurlu, sakin, keyifte, lay lay lom bir döneminiz oluyor derdim. Tartışmalar, kıskançlıklar, gerginlikler, mutsuzluklar geliyor sonra. Yani hayat “böyle” işte:

İnişli-çıkışlı

Bir iyi-bir kötü

Bir durgun-bir dalgalı. Deniz misali!

Her şeyin hep güzel, hep mutluluk-huzur verici, hep sakin-keyifli olması na mümkün. Derdim!

Sen iyi olsan da, uğraşsan da karşına arıza çıkarıyor tanrı. Senin işin gücün, huzurun yerindeyse sağının solunun canı sıkkın, keyfi kaçık, dertli, kavgacı oluyor. Sana bir mutluluk, bir “OH” çok görülüyor yani. Derdim!

Daha görmediğim şeyler olduğu içinmiş bu demeler!

Büyük konuştuğumu sanmayın sakın, burada anlatmaya çalıştıklarım tabi ki benim kendi tecrübelerim üzerinden. 37 yaşına 2 ayı kalmış, 23 yıl önce ailesinin bir arada kalmaya dayanamayıp başka hayatların peşinden gittiği, 18 yıldır Ankara’da kendi başına hayatını sürdürmüş, aile dediklerini kardeşi-kardeşinin eşi-yeğeni-annesi-yurdumun dışında bir teyzesi ve bir teyze kızı olarak sayabilecek bir kadınım ben işte! Benim için “böyle” olan hayat meğerse beni şimdiki hayatıma hazırlıyormuş.

Diyeceğim, hayat “böyle” olmayabiliyormuş!

Bir gün iyi bir gün kötü değil, her gün bir öncekinden güzel olabiliyormuş.  Her sabah kuş seslerini duyabiliyormuşsun, istersen. Her gün gülümseyebiliyor, huzurun ve farkındalığın için tanrıya her gün dua edebiliyormuşsun.  Kafan da karışsa, paran da olmasa, karar vermek bir noktada zor da gelse hayatının “böyle” olmadığını artık tam önce kalbinden, sonra beyninden, ve dahi tüm vücudundan hissedebiliyormuşsun.

Gelecek güzel günlere olan inancından vazgeçmemen gerektiğini,

Seni seven, koruyabilecek, hesap-kitap peşinde olmayan insanların da bu dünyada var olduğunu, bir gün, bir noktada hayatına girebileceğini,

İş-güç için endişe ederek bir yere varamayacağını anladığın;

Şu hayatta yapman gerekeni inanmak, gülümsemek, çalışmak kadar basit bir üçlü ile ifade edebileceğini anladığın gün sen “olmuşsun” diyebilirim.

Yakında tam 2 yıl olacak!

Ben olalı.

* Fotoğraflar Milano’daki bir parktan. Sonbahara girişimizin şerefine!*

 

 

Kendini İyi Hissetmek İçin!

Eski, keyifli günlerin, seyahatlerin, bol kahkahanın, kalabalık ve eğlenceli, belki biraz efkarlı masaların, rakıların, şarapların, mumların üflendiği, plajda, teknede, uçakta çekilmiş fotoğraflarına bak!

Ben öyle yapıyorum:)

Geçenlerde  “Çok Gezenler KulübüRoma‘daydı. (Beni de çağıracakları günü hasretle bekliyorum bu arada. Evet, üye oldum:) Onların ardı ardına attıkları twitleri okurken 2006 yılında kendi yaptığım Roma seyahatimi hatırladım. Tabi hemen o yıla ait klasör açıldı, içindekilere hayran hayran bakıldı:) Tolucumla ne güzel bir tatil geçirmiştik İtalya’da o yıl. Yalnız tek üzüntüm çekilen fotoğraf sayısının, şimdi bir akşam yemeğinde çektiğim fotoğraf sayısından daha bile az olmasıydı!

Olsun varsın dedim, nasılsa son değildi bu seyahat. Hayatımda belli bir süre, “Eat/YE” bölümü için en azından, ben de Elizabeth Gilbert‘ın yaptığını yapacağım.  Çünkü Maya Angelou’nun da gayet güzel ifade ettiği gibi, “Life is not measured by the number of breaths we take, but by the moments that take our breath away/ Hayat aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen dakikalarla ölçülür.”

Nefesimi kesen, bana keyif veren, enerji veren anlarımı biliyorum. Seyahatlerim, bunlardan biri sadece. Farkındayım her birinin. Dileğim, idealim, bu anların sayısını her geçen gün arttırabilmek. Hem kendim için, hem çevremdeki güçlü bağlarla bağlı kaldığım insanlar için..

 

 

Tilkiler ve BEN!

*

Kafam karışık benim, bu aralar.

Bir sürü şeyi, bir sürü değişik açısıyla birlikte düşünüp düşünüp “yeter” diye bağırıyorum. İçimden, tabi ki! Düşüncelerimin günlük katettiği yolu ölçmek için bir birim falan kullanabilseydik, çok şaşırır kalırdık eminim! Yattığım zaman, kafayı yastığa koymakla benim işim bitmiyor ne yazık ki. Zaten gün içerisinde de sinsi sinsi zihnimi kurcalayan ve beni yiyip bitiren düşünceler atağa geçiyorlar.  Sanki geceleri ben yatınca onlar daha da güçleniyorlar. Velhasıl, yatınca dinlenemiyorum, öyle hemen uykuya dalamıyorum, biraz yorgun kalkıyorum sabahları. Bu aralar yani.

Zihnimin meşguliyet sebebi, değişik açılarını, katettiği yolları falan bir kenara bırakırsak aslında şu sorunun cevabıyla ilişkili, doğrudan:

“Hayallerinin peşinden gidebilecek cesareti gösterebilecek misin?”

Vallahi gönül istiyor, hem de çok. Ama hayallerime giden yolda adımlarımı da doğru atabilmek istiyorum. Düşünüp düşünüp uyuyamamamın, zihnimle savaşmanın dışında ne yapıyorsun derseniz, dua ediyorum. Yine, hayatımın önemli dönemeçlerinden birinde olduğumu hissediyor, ve beni bundan neredeyse 2 yıl önce doğru yola çıkardığı gibi, tanrıya doğru olanı gerçekleştirmeme yardım etmesi için dua ediyorum. Gerçekleşeceğin hayırlı olmasını dileyerek tabi.

Yeni bir hayat için, tilkilerim ve ben kısa süre içerisinde bir karar varabilmiş olmayı diliyoruz, can-ı gönülden. Yoksa bu uçuklar ve yerlerde sürünen bağışıklık sistemimle şu anki kötü görüntümden de kurtulamayacağız bir müddet!

*

 

 

 

 

Hoşgeldin Eylül, Hoşgeldin.

Nasıl geçtiğini anlayamadığım bir yıl, nasıl geçtiğini anlayamadığım bir yaz mevsiminin daha sonuna geldik sayın izleyiciler. Eylül de geldi çattı nihayetinde!

İstanbul’da karşıladım bu yeni ayı ben, en sevdiğim aylardan ikincisini. Kah serin, rüzgarlı; kah sıcak ve nemli günlerin sonunda sonbahara da merhaba dedim burada.

Yıllar yıllar önce ben küçük bir kız çocuğu iken, biz İstanbul’da yaşar iken, ailecek sevdiğim şeylerden biri de İstanbul Boğazı’nı turlamaktı seyahat vapurları üzerinde. Nereden başladığımızı hatırlamıyorum, ama mutlaka bir Kanlıca’ya uğrardı o seyahat vapuru. Sonra Emirgan’a da. Varmak için hedeflenen noktalar Rumeli ya da Anadolu Kavağı olurdu. Ben çok severdim o gezileri. Kanlıca’da pudra şekerli yoğurt yenir, Emirgan’a gelince de tavşan kanı çay içilirdi vapurda. Ve nihai noktada da tabi ki midye tava! O zamanlar bira içemezdim ben, ama midye tava için delirdiğimi hatırlıyorum:)

Bir süredir aklımdaydı yine böyle bir mini Boğaz seyahati yapmak. Bu bayram tatiline denk getirdim ve keyifli bir “anılara yolculuk” yapıldı. Bu defa heyecanla beklediğim şey midye tava eşliğinde buzz bira idi. Emirgan’dan alınan yoğurdun tadı ise nedense pek bir matah gelmedi bana. Çocuk aklımla ne kadar da özel bir lezzet haline getirmiş ve o şekilde korutmuşum belleğime bu yoğurdu ben:)

Martılar, yanımızdan geçen tekne ve diğer vapurların yarattığı dalgalar, ışıl ışıl parıldayan güneş, denizin o kendine has kokusuyla sarhoş olduk ve çok güzel bir kaç saat geçirdik biz dün.

Yine çektim bilmem ne kaç Boğaz Köprüsü fotoğrafı daha.  Yine bir parça simidin peşine düşmüş martı fotoğraflamaya çalıştım. Yine uzattığım ayaklarımı çektim.

Boğaz havası çarptı lakin bizi, akşam bir baş ağrısıyla uyuyakaldık:)

Her zaman denizin kıyısında olmayı sevdim, içinde, üzerinde.. Biliyorsunuz artık. Yakınlarında olmadığım her zaman aralığı gittikçe daha da üzüyor beni. Yaşım ilerledikçe kapanmak, izole olmak bir karanlık şehirde biraz daha koyuyor. Deniz kıyısına gitmem lazım. Biran önce. Bu yılı bitirmeden belki de?