Aylık Arşiv: Temmuz 2012

Tadım “Tasting” Aktiviteleriyle Geçen Hafta Sonları

Geçtiğimiz hafta sonu aklımızda Napa Vadisi’nde hatırı sayılır bağları ve şarap üreticilerini ziyaret etmek ve Şarap Tadımı “Wine Tasting” yapmak vardı. Bu konuda tecrübeli arkadaşlarımız “Napa’da bir günde en az üç, dört yeri ziyaret edebilirsiniz” demişlerdi. Sabahtan yola çıkarız, birer birer dolaşmaya başlarız demiştik biz de. Evdeki hesap çarşıya pek uymadı, biz sabah saatlerinde değil öğlen yola çıkabildik. Yolda iki arkadaşımızın da katılımıyla ilk olarak Napa’nın en büyük ve eski, Türkiye’de de en bilinen şarap üreticisi Robert Mondavi‘ye ulaştığımızda saatlerimiz 14.30’u çoktan geçiyordu bile! Şansımıza o gün bağların bulunduğu alanda büyük ve davetiyeli bir konser organizasyonu vardı; kapıdan döndük 🙂 O zaman dedik, hadi, ikinci en büyük üreticiye gidelim… Beringer, Alman sahipleri tarafından 1875 yılında kurulmuş ve o zamandan beri faaliyet göstermesi sebebiyle Napa’nın en eskisi. Yemyeşil ağaçların, mis kokulu çiçeklerin arasında bir yerde Beringer. Etrafı piknik masaları ile çevrili kocaman bir bahçesi var. Tadım için iki alternatifiniz var: Old Winery ve Rhine House Mansion.  İlkinde $20 vererek Beringer’in hafiften orta dereceye kadar ürettiği şaraplardan menüde yer alanlardan üç tanesini seçiyorsunuz. İkincisinde ise sınırlı sayıda ve reserv şarapların arasından üç tanesini seçerek tadabiliyorsunuz, ki bunun için ödeyeceğiniz ücret $25. Biz denediklerimiz içerisinde en çok 2006 Private Reserv Cabarnet Sauvignon’u beğendik. Tadım yaparken isterseniz kraker, peynir ya da şarküteri ürünlerinden de isteyebiliyorsunuz masanıza.

İsterseniz şaraplar hakkında bilgi veriliyor size, ama tadım için doldurulan kadehler bizim gibi “güzel” içenler için değil; adı üzerinde tatmak için 🙂 Dolayısıyla üç kadeh ile başlayıp da keyfe, isteğe gem vuramayınca… Hava da bir güzel bir güzel olunca… Dışarıdan canlı müziğin sesi de pek hoş ve davetkar gelince… Şaraphanelerin hemen hemen hepsinin saat 17:30 gibi kapanıyor gerçeğini de göz önünde bulundurunca… Dedik ki, hadi şuradan bir şişe şarap alalım ve adam gibi içelim bu güzel havanın, bu güzel ortamın ve canlı müziğin eşliğinde! Pek mesut, pek güzel bir iki saat geçirdik orada biz. Ama tabi böyle bir şaraphane görmekle olmadı bu iş, dönene dek gideriz umuyorum ki bir defa daha en azından 🙂

 

Bu hafta sonunda ise, bir süredir konuştuğumuz Peynir Tadımı “Cheese Tasting” aktivitesi için erkenden (bu defa başardık:) yola çıktık yine dört kişi. Peynir tadımı için kaynağımız burasıydı. Bu haritada görülen rotalardan bize en uygun olanını yaparak sırasıyla 21, 12, 15 ve 9 numaralı peynir üreticilerini ziyaret ettik. Bu rota yaklaşık -yolu da hesaba katarsak- dört saat kadar sürüyor. Peynir tadımlarında işletmeler sabah saat 09:00 gibi açılıyor ve ortalama 17:00 civarına dek meraklılar için hizmet veriyor. Bazı üreticileri ziyaret etmek için önceden telefon edip randevu almanız gerekiyormuş. İlk durağımız Spring Hill Cheese Company. Burası çiftliğin yakınlarında yer alan satış merkezi. Peynirlerin tümü soğuk dolaplarında, paketlenmiş halde duruyor. Her peynir çeşidinin hemen önünde tadım için dilimlenmiş, küp küp kesilmiş peynirler ve kürdanlar var. Peynirleri tadarak, en beğendiğinize karar veriyor ve sonra marketteki satış fiyatlarından bir miktar daha makul fiyata satın alabiliyorsunuz. Ben özellikle son dönem keçi peynirine merak saldığım için keçi sütünden yapılmış olan peynirleri denedim. Burada favorim bu oldu. Biz $5 verdik. İkinci durak bizi en tatmin eden peynir üreticisi oldu. Özellikle Brie’leri insanı yoldan çıkaracak derecede güzeldi. Bu ve bu gönlümüzün ve midemizin şampiyonları oldular ve o anda yapılan bir düzenlemeyle beşer çeşit peynir aldık buradan ve toplamda $10 verdik!! Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz piknik alanına da sahip olan bu peynir üreticisinde içeriden peynirleri, ekmeği ve reçelleri alıp, burada masalarda piknik yapmak da mümkün. Biz ayrılırken bir iki aile yerleşmişti bile piknik masalarına!

Ben daha çok sert yapılı, tadı keskin ve baharatlı peynirleri tercih ediyorum. Eskitilmiş gouda, eski kaşar, mimolet gibi… Son iki üretici daha çok yumuşak ve sürülebilen peynirleri üreten çiftlikler olduğu için onlardan pek beğendiğim olmadı. Ama California bölgesinin en önemli peynir üreticilerini görmek ve tanımak açısından çok faydalı bir yarım gün olduğunu söyleyebilirim 🙂 Bir dahaki sefere de bu çiftliği listeye aldık. Yakında buradan da haber veririm.

 

Peynir tadımını bitirip yola birlikte çıktığımız arkadaşlarımızın daha önce denediği bir yere, Tomales Bay Oyster Company‘nin piknik alanına geçtik. Deniz ürünlerini; her türlü balık, midye dolma-tava, ahtapot, yengeç, kalamar ızgara-kızartma-dolma’yı ne kadar çok sevdiğimi; deniz ürünlerine en yakışan içkinin -bence- rakı olması sebebiyle de ne kadar çok rakı-balık olayına girdiğimi artık biliyorsunuz 🙂 Fakat hayatımda hiç oyster, yani istiridye denememiştim! Hem de çiğ! Bu piknik mecrasının olayı şu şekilde: İçeceklerinizi ve piknik için tüm malzemenizi siz getiriyorsunuz. Tomales Bay’in piknik alanında mangallar, piknik masaları mevcut. Gidip bir masaya yerleşiyor ve hemen kıyıdaki satış standından istediğiniz kadar istiridye alıyorsunuz. İstiridyelerin yanında onları açmak için kullanabileceğiniz eğe benzeri bir bıçağı depozito karşılığı size veriyorlar. Sonra bu istiridyeleri ister hemen oracıkta açarak çiğ, isterseniz aldığınız haliyle mangala koyup, hafif ağızlarını açtıkları anda olduklarını varsayıp pişmiş olarak tüketiyorsunuz. Bilinen tüketim şekli çiğ istiridyenin üzerine limon sıkıp, acı sos dökmek. Biz yanımızda getirdiğimiz sarımsak ezmesinden de bir miktar ekledik çok lezzetli oldu. Deniz ürünü seven ve hala denememiş olan varsa, rahatlıkla yiyebilir. Tadı ve dokusu rahatsız edici ve belirgin değil. Sosa ve limona bulayınca da zaten her şey çok güzel oluyor 🙂 İstiridyelerin bitimi sonrası, “E, bu kadar yeter!” diyen Türk erkeklerinin yanımızda getirdikleri sucukları mangala atmalarıyla midelerimiz bayram etmedi değil haliyle.

Keşiflerle dolu San Francisco yazılarına elimden geldiğince hızlı bir şekilde devam edeceğim. Ama tabi daha kısa şekliyle neler yapıyoruz için diğer blogumuzu; benim çektiğim anda paylaştığım Instagram fotoğrafları için de burayı takip edebilirsiniz her zaman. Harika bir hafta diliyorum.

 

San Francisco Duvar Sanatları!

Her ne kadar farklı kültürlere, o kültürden gelmiş insanlara kucak açmış olsa da San Francisco; ilk olarak 1776 yılında İspanyol misyonerlerin gelip yerleşmesi ve kendi misyonlarını burada genişletmeleriyle yer alıyor tarihte. 1821 yılına dek California ve Meksika İspanyol toprakları sayılırken, Meksika’nın bağımsızlığını ilanıyla California’da da İspanyol egemenliği sona ermiş. Lakin Latin etkileri, izleri her alanda San Francisco’da özellikle Mission olarak adlandırılan bölgede göze çarpmaya devam ediyor. En güzel Meksika yemeklerini, restoranlarını burada bulabilirsiniz.

Mission bölgesi ayrıca sanatçıların, genç “hipster”ların da çoğunlukla tercih ettiği bir bölge. Bir sürü keşfedilecek kafe, kitapçı, vintage butik var. Biz bir günümüzü burada dolaşarak geçirdik, lakin daha çok gideriz gibi gözüküyor. Zira çok meşhur Bi-Rite Creamery‘den dondurma yiyeceğiz! Cenk’in yazısında okuduğumdan beridir gitmek istiyorum. Çünkü şu dünyada en sevdiğim ve bağımlısı olduğum tatlı şey: Dondurma! Fakat yine Cenk’in de bahsettiği gibi önündeki sırayı bekleyip dondurma yemeği göze almak cesaret istiyor…

O tek günde sağa sola bakmaktan zaten ağır ağır ilerlerken Clarion Alley‘e geldiğimizde soluğumuz kesildi resmen. Mission bölgesindeki özellikle iki cadde; Clarion ve Balmy, sokak sanatçılarının inanılmaz güzellikte ve özenli eserler sergiledikleri açık hava sergileri olarak anılıyor. Özellikle Balmy, Meksikalı sanatçıların Diego Riviera’dan esinlenerek yaptıkları daha politik temalı eserleri içeriyormuş. Aşağıda görecekleriniz Clarion caddesindekiler… Burada bulunduğumuz süre boyunca San Francisco’nun diğer sokakları ve bölgelerinde yer alan muhteşem duvar sanatlarını da sizinle paylaşmak istiyorum.

Sporu İhmal Etmiş Olabilirim!

Ama güzel yürüyorum buralarda da ben!

En çok Twitter‘da söyleniyorum havasına bu şehrin! Alışamadım. Dördüncü haftanın içerisindeyiz, velakin değişen bir şey yok. Havayı nadir güzellikte bulduğum zamanlarda hiç vakit kaybetmeden kendimi dışarıya atıyor, yürüyor, yürüyorum. E, şehir de başlı başlına yokuşlardan oluşmuşsa, gayet güzel spor yapıyorum diye kendimi avutabiliyorum. Geçenlerde evimizin bulunduğu Taylor Caddesi’nden yukarıya doğru yürümeye karar verdim. Yukarıdaki fotoğrafta görülen uzun binanın yanındaki bina, bizim bulunduğumuz bina. Caddenin fotoğrafını çektiğim yer “Nobb Hill“. Burada Paris’teki Notre Damme Katedrali’nin bir benzeri olarak inşa edilmiş “Grace Katedrali” bulunuyor.

Katedralin tam karşısında da çok sevimli, minik bir park var. Havayı güzel bulunca cümle alem bir park, bir çimenlik alan bulup yayılıyor zaten. Kimi piknik yapıyor, kimi güneşleniyor, kimi kitap okuyor. Aşağıdaki amcayı da katedralin karşısındaki “Huntington Park“ta güneşlenirken yakaladım 🙂

Parkta biraz dinlenmekle iyi ettiğimi biliyordum, çünkü haritada gördüğüm “Russian Hill”e çıkmak için güce ihtiyacım vardı! Söylenenlere göre, altına hücum döneminde San Francisco’ya sıklıkla Rus denizcileri ve tüccarlar gelirmiş ve bu tepede ölülerine ait bir mezarlık meydana getirmişler. Zamanla mezarlar kaldırılmış ama tepenin adı baki kalmış. Bu tepede güzel bir park var ve oradan “San Francisco Körfezi”ni ve “Bay Bridge“i aşağıdaki gibi görebiliyorsunuz.

Ayrıca tepeden meşhur “Alcatraz Hapisanesi”nin bulunduğu adayı da fotoğraf makinanızın zum özelliğini kullanarak bu şekilde görüntüleyebilirsiniz.

Bu bölgede çok güzel kafeler, restoranlar var. Tabi hava güzel olunca dışarıdaki masalarda yer bulmak zor olduğu için, ben de artık tepeden yokuş aşağıya doğru yürüyerek “Fisherman’s Wharf”a gitmeyi ve orada soluklanmayı daha uygun buldum. “Fisherman’s Wharf” ve çevresi ayrı bir yazıyı hak ediyor. San Francisco’nun görülesi yerlerinden biri, o sebeple başka bir yazıda sırf bu bölgeyi anlatmak istiyorum.

“Fisherman’s Wharf”a indikten ve oralarda sahilde biraz güneşlenmeye çalıştıktan sonra tekrar yürüyerek, ama sahil tarafından artık eve yürüdüm ve  6,5-7 km. civarında yol katettiğimi hesapladım evde. Fena değil değil mi? Bu yürüyüşleri haftada birkaç defa yapıyorum, ama bir de koşmaya başlamam lazım tekrardan. Çünkü 29 Temmuz’da katılacak bir maraton buldum. İşte burada! Burada 5k koşmayı planlıyorum. Zaten normalde de 5k’yı rahat koşabiliyordum, bakalım ne haldeyiz?

 

Yeme-İçme, Keşfetme!

Her seyahatimizden önce yaptığımız en derin araştırmalar, ağırlıklı olarak hep o şehrin yerlisi insanların gittikleri, yedikleri, eğlendikleri yerler/mekanlar üzerine kurulu olur! Turist olmaktan hiç haz etmediğim için bu şekilde bir miktar kendimi avutuyorum sanıyorum 🙂 Tabi ki her zaman yerli halkın tercih ettiği yerleri/mekanları bulamayabiliyoruz. Özellikle zaman kısıtlıysa. Ama bizim şu anki durumumuzda böyle bir kısıtımız olmadığı; üstüne üstlük, ya burada master/doktora yapmış, ya da yıllardır burada çalışan/yaşayan birkaç “yerli” arkadaşımızın varlığı sayesinde San Francisco’da yaşayanlar nerede kahvaltı eder, nerede et-pizza yer, nerede içer, eğlenir, dans eder öğreniyoruz yavaştan. Birden fazla gidip, beğendikçe buradan tek tek hepsini yazacağım.

Bu arada, belki biliyorsunuzdur, lakin Amerika’da yeme-içme konusunda güvenerek kullanabileceğiniz güzel bir uygulama var telefonlarınıza da yükleyebileceğiniz: YELPÇoğu gittiğimiz, ya da gitmemiz salık verilen yerleri buradan buluyor ve yapılan yorumları, ziyaret edenlerin verdiği ipuçlarını takip edebiliyoruz kararımızı verirken.

Bir de bu yazıdaki fotoğrafların kalitesi konusunda ise şunları baştan söylemek isterim:

* Yemeğe oturunca gözüm dünyayı görmüyor.

* Fotoğraf çekmeyi hatırlayınca elim makinaya gitmiyor! Çantadan makinayı çıkarmak yerine elimin altındaki iPhone’u kullanmak kolayıma geliyor.

* Gittiğimiz mekanların çoğunluğu loş ışıklı mekanlar olunca fotoğrafların çoğu da-haliyle- karanlık çıkıyor.

Evet bu itiraflardan sonra gelelim ilk “kesinlikle gidin, görün ve burada yemek yiyin” diyeceğim mekana. Santa Monica’da kaldığımız süre boyunca orada yaşayan arkadaşlarımız İlkiz&Orkun’un özellikle tavsiye ettikleri, bizi götürdükleri; sonradan bir defa da sevgilimle gittiğimiz bir yer: HARA SUSHI. Kesinlikle beş yıldızlık bir mekan. Sushiler gözünüzün önünde hazırlanıyor ve çok lezzetli, fiyatlar oldukça makul ve mantıklı. Ayrıca miso çorbası ve yeşil çaylı dondurma ikramları var. Daha önce hiç yemediğim “crispy salmon” adındaki sushiye ise tek kelimeyle bayıldım. Fotoğraflardaki sırayla; ilk iki sashimi Albacore&Tuna, diğer ikili Tuna Drops ve Crispy Salmon.

Hara Sushi’de fiyat-lezzet dengesi sebebiyle yer bulmak oldukça güç, nereden bakarsanız bakın-akşam saatlerinde ve happy hour’larda- 15-20 dakika beklemeyi göze almalısınız. Servisi oldukça iyi, çalışanlar çok ilgili. Hemen size beklemeniz için bir yer buluyor ve içecek siparişinizi alıyorlar. Hara Sushi’de içkisiz servis yapılan bir bölüm de var. Tahmin edeceğiniz üzere o bölüme sıra beklemeden oturabiliyorsunuz.

Aşağıdakiler de burada bulunduğumuz süre zarfında denediğimiz biralar. Son iki benim favorim (Karl Strauss’un Tower India Pale Ale (IPA) ve Lagunitas’ın India Pale Ale (IPA)), ilkindeki Sapporo Japon birası ve Arrogant Bastard’ın ise ismine bayıldık 🙂

 

San Francisco’ya geldiğimizde ise evimizdeki ilk hafta akşam yemeklerinin çoğu şarap-peynir ve güzel ekmek-kraker üzerine kuruluydu. Allahtan makul sebze-meyve, et-balık marketlerini, pazarlarını keşfettiktte düzene oturttuk akşamları. Peynirler lezzetli, şaraplar bol ve ulaşılabilir fiyatlarda. Ekmek içinse gelmeden önce yaptığımız araştırmalar sonucunda öğrendiğimiz ve “gidilecek” diye not düştüğümüz bir yerden, bir San Francisco klasiğinden ediniliyor artık. San Francisco’nun ünlü ekşi mayalı ekmeğini yapan BOUDIN‘den! Özellikle Fisherman’s Wharf’da bulunan dükkan inanılmaz! Ziyaret edilesi. Ekmekleri yaparken ustalar siz de seyredip, fotoğraflayabiliyorsunuz. Gerçekten özellikle kızartıldığında nefis bir ekmekmiş bu ekşi mayalı ekmek! Normalde ekmek yememeye çalışıyorum, ama burada ipin ucunu bıraktık artık. Spora yükleneceğiz, dengeleyeceğiz 🙂

Boudin’den sonra müdavimi olacağımızdan emin olduğum başka bir yer ise  DELFINA PIZZERIA! Yıllardır sadık okuyucusu olduğum, aynı zamanda bir San Francisco seveni olan Cenk’in o güzel bloğu Cafe Fernando‘daki şu yazıda rastlamıştım ilk Delfina’ya ve hemen not etmiştim bir kenara. Geçen Pazar günü Mission Bölgesi’nde dolaşmaya çıktığımızda önünden geçerken davetkar haline daha fazla karşı koyamadık ve dışarıdaki sıra bekleyenlere karşın iki kişi olduğumuz için içeride hemen yer bulduk kendimize. Çok çok lezzetliydi paylaştığımız Proscuitto’lu ve rokalı pizzası. Sunum, servis, her şey çok güzeldi. İnsanların bir kısmı sabırla neredeyse 20 dakikaya yakın beklediler oturabilmek için. “Kesinlikle gidin, görün, tadın” diyeceğim ikinci mekan da burası; Pizzeria Delfina! Bizim dönene dek birkaç defa daha gideceğimiz belli şimdiden 🙂

Tüm bunların yanı sıra birkaç mekan daha var yazmak istediğim, ama onlar için biraz daha bekleyelim ne dersiniz? Sorularınız ya da önerileriniz olursa lütfen buradan yorum bırakın, ya da eposta atın bana. Paylaşabileceğiniz her şeyi önemsiyor ve merakla bekliyorum 🙂

Harika bir hafta geçirin. Biz dünün 4 Temmuz, Amerika’nın Bağımsızlık Günü olması sebebiyle Marina Bay tarafında oturan arkadaşlarımızın evinde buradaki herkesin kutladığı şekliyle bağımsızlık gününü kutladık: Barbekü, içki, havai fişek! Yedi saatlik muhabbet sırasında devrilen şişeler için bakınız: USin99Days 🙂

 

İki Hafta Sonunda!

*Gün batımında silüeti görülen Golden Gate Köprüsü*

*Arkada silüeti görülen de meşhur hapishanesi Alcatraz!*

San Francisco’da kiraladığımız evde ikinci haftamızı bitirdik. Şimdilik her şey yolunda, keyifler yerinde. Tek alışamadığım ve inatla her gün söylenmekten vazgeçemediğim tek olumsuz şey ise havası! Bu mevsim ve bu ayda benim canım ülkem sıcaklarla boğuşur. Beni bilenler, ılıktan sıcağa yaklaştıkça hava durumu, bu durumdan ne kadar hoşlandığımı ve sesimi pek çıkartmadığımı bilirler. Akrep kadınıyım, ve evet ilginçtir, sıcak severim!  Elbette gelmeden önce arkadaşlarımız ve genel hava durumu bilgilerinden çok aman aman sıcak bir memleket olmadığını biliyorduk San Francisco’nun. Burada yaz-kış sıcaklık farkı 10 derece arasında oynarmış. Ama yine de ben bu kadar olacağını hiç mi hiç tahmin etmemiştim. Bir de o kadar çok rüzgar var ki, zaten geldiğimizden beri zorla 15-17 derece arasında değişen hava sıcaklığı, rüzgarından sebep hiç hissedilmiyor ne yazık ki.

Gelir gelmez iki güzel etkinliğe denk geldik. İlki, aşağıda birkaç fotoğrafını göreceğiniz SF Pride. Tam 42 yıldır geleneksel olarak düzenlenen, San Francisco’nun sosyal anlamda en tanınan ve değer verilen “Gay, Lezbiyen, Biseksüel, Transseksüel Etkinliği”. Yaklaşık 30 yıl önce, filmini de izlediğimiz,  Harvey Milk’in ateşli konuşmalarını yaptığı yeri merkez kabul etmiş ve iki gün süren etkinliğin başlama yeri burası olmuş.

Pazar günü, yani etkinliğin son günü büyük bir geçit töreni yapıldı. San Francisco’nun en bilinen ve merkezi caddesi olan Market Street nerdeyse iki saat boyunca rengarenk geçişe, danslara, müziklere, ilginç arabalara sahne oldu. Bize ilginç gelen ve kesinlikle bizde hayatta göremeyeceğimizi düşündüğümüz sahne ise, San Francisco Polis Departmanı’nın resmi arabaları ve üniformaları içersisinde geçite katılmalarıydı. Yürüyerek arabaların arkasından gelen gay ya da lezbiyen polis çiftler el ele tutuşarak iki saat boyunca yürüyerek herkesi tek tek selamladı.

Daha sonra akşamüstü saatlerini geçirmek üzere 75. yılını kutlayan Stern Grove Festivali‘ne gittik. Öğle saatlerinden itibaren piknik sepetini, örtüsünü kapananın gelip Stern Grove Parkı’na kurulduğu, açılış konserinin özel sanatçısının benim liseden beri sevip dinlediğim Anita Baker olduğu harika bir atmosfere daldık. Ne yazık ki piknik hazırlığımız olmadığı için biz sahne önünde ön grupları ve Anita’yı dinledik su içip 🙂 Ama mesela önümüzdeki hafta Pazar günü San Francisco Senfoni Orkestrası’nın konseri olacak burada. Bu konsere sandviçler, içecekler ve örtümüzle gideceğiz; kaçmaz.

Bu iki etkinlikte de gözlemlerimiz insanların oldukça rahat ve sakin olduğu üzerinde birleşiyor. Kişisel alanlara çok saygılılar. Örneğin hem geçit töreninde hem de konserde herkesin sağında solunda arkasında oldukça boş yer vardı. Bizde olsa muhtemelen o boşluklara üçer, beşer kişi dayanır; sırt sırtayı da geçer iç içe geçerdik herhalde! Kimse itişmiyor, geçerken sağından solundan “Excuse me” diyenin, özür dileyenin sayısını unuttum. Trafik konusu zaten inanılmaz. O konuda tek bir kelime dahi etmeyeceğim. O seviyeye erişmemiz mümkün değil bence!

Tabi yukarıdaki olumlu gelen şeylerin yanı sıra hiç de hoşuma gitmeyen, trafiği bozuk, insanları itiş-kakış olan ülkemde bile “yok artık, bu kadar da değil” dedirten şeylere de şahit oluyorum. Mesela merkezde değil, ama sokak aralarında herkes bir posta kutusu, çöp kutusu, ya da parkmetrelere işiyor. Geldik geleli üç defa şahit olduk bizzat. Zaten geçtiğim her sokak arası sidik kokuyor. Bu kadarı da fazla dedirtiyor hakikaten. Bir de inanılmaz sayıda evsiz insan var sokakta. Çok! Gezdiğim dolaştığım hiçbir ülkede görmediğim kadar hem de! Battaniyeleri sokaklara, kaldırımlara serip yatıyorlar. Alışveriş arabalarında tüm eşyaları, o sokaktan o sokağa çeke çeke götürüyorlar tüm eşyalarını. Arkadaşlarımızdan duyduklarımıza göre daha soğuk olan eyaletlerden otobüslerle buraya evsizler gönderiliyormuş, nispeten daha ılıman bir iklimi olduğu ve San Francisco halkı daha toleranslı, yardımsever olduğu için. Enteresan!

İki haftanın sonundaki genel gözlemlerim bunlar. Bir dahaki yazıya da bu zaman kadar keşfettiğimiz restoranlar ve ilginç gece hayatı tecrübelerimiz olacak. Bu arada 4 Temmuz’da biz de genele uyup bahçede barbekü olayına gireceğiz! Bir çift arkadaşımızın bahçesine davetliyiz yarın. Bakalım neymiş olay 🙂 Harika bir gün diliyorum size. Bu arada arada, daha sık güncellenen usin99days‘e de göz atmayı unutmayın. Orada bir video paylaştık hatta SF Pride’dan. Yeni yeni alışıyoruz video işine:)