Aylık Arşiv: Ekim 2012

New York City-Chelsea Market

Merhaba.

Burada olmadığım süre zarfında araya bir Ankara, sonrasında kız arkadaşlarla bir Kaş ve sevgililerimizin de eklenmesiyle bir Kemer seyahati sıkıştırarak bayramı seyranı atlatıp, evimize 28 Ekim tarihinde dönmüş bulunmaktayız! Ayağımızın tozuyla 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Balmumcu’dan başlayıp Beşiktaş’ta son bulan fener alayına katılarak o coşkulu kalabalığın bir parçası olmanın keyfini de yaşayıp bir defa daha “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” dedikten sonra gündelik hayatımıza hızlı bir dönüş yaptık. 1 Kasım itibariyle çalışma hayatına tekrar giriş yapacağım düşünülünce bu yazıyı daha fazla ertelemek istemedim.

New York City’den beğenimizi kazanan bir nokta ile devam edelim kaldığımız yerden gezi notlarımıza, ne dersiniz? Chelsea Market.

Chelsea Market’ın ilk kuruluş yılı 1890 ve o tarihlerde Amerika’nın en meşhur bisküvisi olan Oreo’nun da üretildiği bir bisküvi fabrikası olarak hizmet vermeye başlamış. 1990’larda yatırımcı Irwin B. Cohen’in Dokuzuncu ve Onuncu Caddeler üzerindeki bölümü satın alıp yenilemesiyle şimdiki harika halini almış. İçerisinde çok sayıda dükkan, restoran, pastane ve alışveriş yapabileceğiniz harika mekanlar var. Ev kiraladığımız yer olan Meatpacking bölgesine ise yürüyerek üç beş dakika mesafede! Bulunduğumuz süre zarfında, yani on gün içerisinde, sanırım dört beş defa buraya geldik ve kâh kahvaltı, kâh akşam yemeği yeme fırsatı bulduk.

Favori mekanımız ise kesinlikle Lobster Place idi!

Benim gibi deniz ürünlerine tutku derecesinde bağlı biri için resmen dünyadaki cennetin ta kendisi! Taze deniz ürünlerinden istiridyeler, yengeç, ıstakoz ve çeşit çeşit balıkların yanı sıra suşi şeflerinin gözünüzün önünde hazırladığı çeşit çeşit suşi ve deniz ürünlü salataları ile günün her saati tıklım tıkış bir mekan Lobster Place. En önemli kalemi tabii ki canlı canlı hazır bekleyen ıstakozlar oluşturuyor. İster çiğ, isterseniz pişirilmiş halde satın alıp yiyebiliyorsunuz. Biz bir ıstakozu paylaştık sevgilimle ve bir tanenin asla yetmediğini öğrendik. (Fiyatı da oldukça makuldu: Bir pişirilmiş istakoz 20$). Çok lezzetliydi! Istakozları elinizle kopara parçalaya yiyorsunuz. Kabukların içerisinden çıkardığınız beyaz etleri sadece zeytinyağı ve limona batırarak lezzetlendirmeniz yeterli. Mutlaka denenmeli!

Lobster Place dışında kıvamlı ve çeşitli çorbalarına hasta olduğum Hale And Hearty Soups, meşhur çikolatacı amcamız Jacques Torres, brownilerine ayılıp bayılmanızın garanti olacağı Fat Witch Bakery ile sevgilimin kahvaltı için tercih ettiği Eleni’s New York favori mekanlarımız arasında ilgi ve bilginize sunulabilir 🙂

Bir daha New York’a gidecek olsam sanırım yine Meatpacking, Chelsea, West Village  ve So-Ho bölgeleri dışındaki bir yerde kalmak istemem. New York’a ilk defa gidecekler için elbetteki “Görülmesi Şart Olan Mekanlar” olan Empire State, Central Park, Time Square Meydanı, Özgürlük Anıtı, Brooklyn Köprüsü vs. yerler gezilmeli, buralarda hatıra fotoğrafları çektirilmeli 🙂 Gerçi sevgilimin ilk NYC seyahati olunca bunların çoğunu hızlı bir şekilde yine-yeniden yapmadım değil! Ama şehrin daha benim sevdiğim ayrıntılarıyla dolu, daha rahat hissettiğim; görülesi-tadılası-denenesi mekanlarına ev sahipliği yapan, özgür ve mimari açıdan daha beğendiğim tarafı bu bölgeler oldu.

Umuyorum Chelsea Market ve Lobster Place’e gidersiniz bir gün ve beni anarsınız. Güzel şekilde tabii 🙂 Sevgiler, güzel bir hafta dilerim.

 

New York City-High Line Park!

Geçtiğimiz 99 günlük seyahatimizdeki  New York durağımızı elimden geldiğince, aklımda kaldığınca, fotoğraf makinemizde olduğunca paylaşmaya çalışacağım. Seyahat sonrası dönüşte evdeki işleri bitirmeden kendimizi Ankara’da bulmuştuk hatırlarsanız. Dost ve arkadaşlarla hasret giderip, yeni mekanlarda buluşup Anonim sezon açılış konseri için Manhattan‘ı tıka basa doldurduktan sonra “uzatmayın arayı, yine gelin” vedaları ile evimize, İstanbul’a döndük! Kalan işlere yeniden dalmış, iş-güçleri planlamaya başlamıştık ki beni çok mutlu eden bir gelişme yaşandı 🙂 Aslında iki!

İlki, tam bir sene önce evlenerek işimden istifa edip İstanbul’a taşındığımda karar verdiğim bundan sonraki çalışma düzenime US seyahati sonrası kavuşabilmekti; o oldu 🙂 1 Kasım itibariyle altı aylık da olsa bir projede çalışıyor, para kazanıyor olacağım 🙂 Hem de bu projede danışman olarak yer alacağım için tam zamanlı değil de daha çok yarı zamanlı çalışıyor olacağım. Spora, yazmaya, eve ve hayata vakit ayırabileceğim yani.

İkincisine ise gelişme denmez ama, US seyahatimiz sonrası “Aman Allah’ım aldık kiloları” nağmelerime karşın tartıya çıktığımda gördüğüm temizinden 59 kg. ibaresi 🙂 Ha, tartıya çıkmak için niye bu kadar bekledin derseniz, o da ayrı hikaye! Biz yokken evi ufak çaplı su basmıştı (evdeki bitmeyen işler bu yüzden!) ve banyodaki dijital tartımız sizlere ömür olan eşyalarımız arasındaydı! Neyse ki dün gidip yenisini satın aldım da gördük durumumuzu. Giderken bir kilo eksiktim, yani hepi topu artı bir ile dönmüşüm!

Evet,  haberlerden oluşan girizgah sonrası size bugün paylaşmak istediğim yer hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

Başlıkta da gördüğünüz üzere bu yer bir park: High Line Park.

New York’da Meatpacking denen bölgede kiralamıştık evimizi on gün için. Bu parkın da başlangıç noktası tesadüfen evimizin oldukça yakınındaydı. Sevgili Dido mutlaka gidin gezin dediği; daha önceki New York seyahatlerimde de buradan hiç haberdar olmamış olduğum için listemize aldık ve bir yarım günümüzü ayırdık bu parka. High Line, Manhattan’ın batı tarafında, yol üzerinden giden eski bir tren yolunun halka açık parka dönüştürülmüş hali. 2009 yılında ilk etabı açılmış, ki bu yüzden benim daha önce hiç haberim olmamış! (Zira ben en son 2007 yılında oralardaydım). Burayı gördüğünüzde inanılmaz bir dönüşüme tanık olmanız işten bile değil. Allah’ın eski püskü tren raylarının yer aldığı yoldan milletin her gün tıka basa doldurduğu bir park yaratmış adamlar!

Bu tren rayları 1930’larda o zamanki New York’un endüstriyel bölgesinde trenlerle yük taşımak için döşenmiş; şehrin içinden değil de yolun üzerinden geçiyor. 1980’den beridir de hiç tren geçirilmemiş bu raylardan. High Line Dostları (High Line Friends) diye çevirebileceğimiz kar amacı gütmeyen bir topluluk tarafından yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı dönemde tarihi bir yapı olarak korumaya alınmış ve park olarak kullanılması için şehir meclisi ile birlikte çalışmalar başlatılmış. Peyzaj mimarlarının 2006 yılında başladığı çalışmalar sonucunda ilk kısmı 2009 yılında hizmete açılmış High Line’ın park olarak. Şuradaki sunum park hakkında çok güzel fikir veriyor. Bundan daha güzel fotoğraflar çekemedik ne yazık ki!

Yeşillikler içerisindeki, çeşit çeşit değişik bitki türünün yer aldığı bu enteresan parkta piknik yapıp güneşlenen gençler, kitap-dergi okuyan orta yaşlı insanlar ve minik havuzunda oynayan çocuklara rastlayabilirsiniz. Yaklaşık 1,5 km.lik tren raylarından bozma parkta kahve, sandviç, dondurma satın alacağınız seyyar dükkanlar da bulunuyor. Ayrıca New York’un her parkında bol keseden serpiştirilmiş şekilde karşılaşacağınız sandalye, bank ve ahşap şezlonga tabi ki burada da rastlamanız içten bile değil!

Bu yazıya eşlik eden fotoğrafların çoğu High Line Park‘ta yürürken gördüklerimize ait daha çok. Umarım bu parkı ve fotoğrafları beğendiniz 🙂

 

 

 

 

Bir Hayalimi (Daha) Gerçekleştirdim!

Şurada demişim “Koşmaya başladım” diye! Çok disiplinli olamasam da elimden geldiğince koşmaya ve antreman yapmaya başlamıştım geçtiğimiz Şubat-Mart aylarında. O kadar kolay değildi benim için, zira çocukluk yıllarımdan beri her türlü sporla haşır neşir olmuş ben için “koşmak” bir ölümdü! Yıllarca yürüdüm yaz-kış, hafta sonu, sabah-akşam demeden; lakin beş dakika koşmaya çalışsam nefes nefese kalıp bir köşeye yığıla yazardım 🙂 Ayrıca diz sıvımın normalden az olması, dizlerimdeki hassasiyet (Ailemde romatoid artrit hikayesi var) de tuz biber ekiyordu koşma isteğimi gerçekleştirmeme!

Koşuyla barışmaya başlamam asıl San Francisco’da oldu. Nike koşu ayakkabılarım ile birlikte satın aldığım  Nike+ uygulamasıyla telefonumdan koştuğum mesafeyi, hızımı, koştuğum yerlerin haritada görüntüsünü görebilmeye ve bunları kendi sayfamda listelemeye başladım. Bu sayede her koşuda bir önceki yaptığım süre ile yarışmaya ve kendimi geliştirmeye başladım. San Francisco’nun iklimi ve koşan insanlarının fazla oluşu da beni oldukça motive etti. En son 9km civarına kadar gelmiştim koşu mesafemde. San Francisco’da iken haberdar oldum Run Istanbul 2012‘den ve hemen kaydoldum.

Dün sabah, hayatımda ilk defa olmak üzere, koşmak için binlerce insanla birlikte bir yarışmaya dahil oldum. Kendi başıma koşmakla, bir sürü insanla birlikte bir yarışmada koşmanın ne kadar farklı olduğunu gördüm birbirinden. Ayrıca kendim koşarken yorgunluk hissettiğim anlarda tempomu hızlı yürümeye düşüren ben, dünkü yarışta “Bırakma” dedim kendime. “Bırakma Dilara, koşmayı bırakma”!

Bir Forrest Gump olamadım belki ama, 5K koşumu koşmayı hiç bırakmadan tamamladım, hem de kendi en iyi zamanımla 🙂 Koştuğumuz mesafe ve yaptığım süre burada. Tahmin edeceğiniz üzere kanıma işleyen bu alışkanlığımı bırakmak niyetinde değilim, yalnızca biraz daha dengeli beslenmem gerekiyor. Benim beslenmemle bu kadar koşmak bile mucize zira! (Günde iki öğün yiyorum ve protein-karbonhidrat alımım çok az!)

Evet, şimdi yeni koşuları takip ediyor ve en kısa zamanda birine daha dahil olabilmeyi çok istiyorum. Koşuya başlamam ve devamındaki motivasyonum için Sevgili Esra, Alev ve Meltem’e teşekkürü de borç bilirim 🙂

..

Bugün Ankara yolcusuyum. Özlem gidermeye gidiyorum dostlarımla. Cumartesi gecesi de Anonim Reloaded sezonu açıyor Manhattan’da. Orada olmak lazım gelir 🙂 Hepinize süper bir hafta diliyorum.

..

Bir de az önce paylaşmaya hazır hale geldiği haberini aldığım bir durumu bildireyim 🙂 Artık Radikal Blog‘dan da takip edeblirsiniz beni. Orada JTB’den farklı şeyler yazıyor olacağım 🙂 Buyrun ilk yazıma.