My Photo

~ "Blue" Notlar... ~

  • Pazar sabahı ALES sınavına girdim, bu akşam İstatistik sınavını da halletsem başka birşey istemiyorum:)
  • Öyle çok DVD almışız ki son dönem! Dün gece baktım en az 20 tanesini henüz seyretmemişiz!
  • Wonderful
  • "And those who were seen dancing were thought to be insane by those who could not hear the music." ~ Friedrich Nietzsche
  • "If a little dreaming is dangerous, the cure for it is not to dream less but to dream more, to dream all the time." ~ Marcel Proust
  • Wonderful3

~ Son Dönem Seyrettim.. ~

  • The Notebook (2004)
    Aşk üzerine yazılmış çok hoş bir hikaye. Yönetim çok iyi, kurgu iyi. Oyuncular çok hoş. "Her gerçek aşkın arkasında büyük bir hikaye vardır" filmin sloganı. Çok beğendim, çok yüreğe dokunan bir hilkaye. (Puanım:8/10)
  • Revolver (2005/I)
    Tam bir Guy Ricthie filmi! Jason Statham vardı filmde. Oldukça ilginç bir filmdi. Zihnimizin, egomuzun bize neler yaptırabileceği ile ilgili. Karışık bulabilirsiniz, ama ben alttaki filmden sonra izleyince keyifle izledim. Satranç ve dolandırıcılık: İki tehlikeli birleşim (Puanım:7/10)
  • My Mom's New Boyfriend (2008)
    Sevgili yokken eğlenceli olsun diye seçmiştim. Yani para verip de gitmeyin sakın derim. (Puanım:4/10)
  • Elegy (2008)
    Fena değildi.. Sevgiden korkmamak, ne olursa olsun ertelememek lazım geldiğini anlatan bir Ben Kingsley ve Penelope Cruse filmi. (Puanım:6/10)
  • High Fidelity (2000)
    John Cusak:) Sevimli aktorumun genclik yillarina ait filmin, iliskiler ve ask uzerine esprili bir yaklasimi var. Biz begendik cok. (Puanim:8/10)

*

  • "Journey To Blue" JTB © 2005-2008 Her Hakkı Bizzat Yazarına Aittir. * LüTFen AlınTılarıNIZda KayNak BelirTiniZ.
    Jtob

« May 2008 | Main | July 2008 »

June 2008 posts

June 30, 2008

TanDem Tecrübesi (1. Bölüm)

Skydive

Ne hafta sonuydu ama..

Bir kere müthiş eğlendik. Güzel şaraplar içip bol bol ve lezzetli yemekler yedik. İnanılmaz kahkaha doluydu bu hafta sonumuz, acayip güldük:) Havuza girip, şopardık. Nargile fokurdattık. Yedi Uyuyanlar ve Şirince istikametlerini es geçmedik yine. Havalanındaydık ekipcek bu defa. Ve bu defa sadece Sevgili atlamadı. "Sizden korkulur CaDıLar" dediği üçlüden benim dışımda kalan diğer ikisi de atlayış tecrübe ettiler 28 Haziran 2008 Cumartesi öğleden sonra saatlerinde:) Natalie ve Tuba.

*Kendi tecrübelerimi bilhare 2. Bölüm'de anlatmayı düşünüyorum. Pek yakında:)*

Natotandem

Natalie'nin zaten içinde varmış kendini bildi bileli paraşütle atlamak.Tuba'da son dönem gaza geldi. Tabi benim CaDıLarın bu kadar motive olmalarındaki en büyük etken Sevgili ile tanışmaları ve onun evde bize seyrettirdiği profesyonel ya da amatör bilimum atlayış görüntüleri içeren DVD'ler oldu. Sonunda 3'ümüzün de boş olduğu bir hafta sonu yakaladık, ve yakalar yakalamaz da otobüsümüze atlayıp Selçuk'un yolunu tuttuk. Kızların biraz ortamı tanımaları, havayı koklamaları adına yapılan ilk iş de sabah erkenden Havaalanına gitmek oldu. Orada hem TanDem hakkında bilgi aldılar, hem pilotlarla-hocalarla tanıştılar, hem de atlayan diğer serbest paraşütçüleri seyrettiler. Öğleden sonra kararlarını vermişlerdi: TanDem yapıyoruz:)

E peki nedir bu TanDem diyenleriniz olmuştur mutlaka. Bir bakalım: TanDem, tecrübeli pilotlarla (Ki bunlar bildiğiniz uçak kullanan pilotlar değil, deneyimli tandem yaptıran paraşütçüler. Ama TanDem pilotu olabilmek için deneyimli bir paraşütçü olmanız yetmiyor tabi.) 10.000 feet'den (Yaklaşık 3.000 m. yani) atlayarak, paraşütünüz açılana kadar yaklaşık 30 sn. serbest düşüş deneyimini bizzat yaşayabileceğiniz bir aksiyonun adı.

Tandem pilotuna özel ve güvenli bir şekilde bağlı oluyorsunuz ve uçaktan onun kontrolünde, ve kendisine  yapışık bir vaziyette iken -eğer isterseniz de -karşınızda bir hava kameramanı ile beraber atlıyorsunuz. Serbest düşüşünüz sırasında kameramana yaklaşıyorsunuz ve o sizi görüntülüyor. Daha sonra paraşütü açma irtifası geldiğinde pilotunuzun paraşütü açmasıyla birlikte bir 10 dakika kadar süzüle süzüle altınızda Efes Antik Harabeleri, Kuşadası sahilleri vs.. eşliğinde yere iniyorsunuz:)

Tuba ve Natalie'nin hazırlık aşamalarından uçağa gidiş anlarına dek yanlarında olup, onları görüntüledim. Başlarda oldukça heyecanlı olmalarına rağmen arkadaşlarım çok harika bir deneyim yaşadılar bence. Aşağıya indiklerinde yüzlerindeki ve gözlerindeki ifadeyi anlatmam mümkün değil zira:) Ben yine inatla bu haftayı da es geçtim. Kim bilir belki bir dahaki gidişimizde kendi yaşadıklarımı yazma şansım olur.

Tubatandem

June 27, 2008

Kadınsal Hareketler Çıkış Noktamız Bugün!

Mani&Pedi olayına hastayım ben!

Sanırım bundan tamı tamına 10 yıl kadar önceydi. Kulakları çınlasın, Banu diye bir arkadaşım vardı. Aynı iş yerinde çalışmaya başladık ve hoş-beş ederken mevzu "güzellik, bakım" vs.. konularına geldi. Benim o zamanlar sürekli gittiğim bir yer yok bu gibi durumlarda. Anne kuşun ara sıra gittiği bir kadıncağız var, ben de nadiren kendisine uğramaktayım.

Banu beni o yıllarda "Fatoş Abla"mla tanıştırdı. Fatoş Abla da kendine yeni bir mekan açmış Tunalı'da. Başladık önce bir-iki oraya gitmeye. Sonra Fatoş Abla da ekibi de benim hayatımın vazgeçilmez "sorun çözen kadın grubu" haline geldiler. Mani&Pedi, masaj, ve bilimum kıl-tüy temizliği artık kendilerinden sorulmaya başlandı. Tabi bazı kadınsal ve bakımsal sorunların çözüme ulaştırılmasında gösterdikleri takdire şayan hareketler kadar, akşam üstleri seanslarında içtiğim türk kahvelerinin de hakkını vermem lazım. Havasındaysa eğer Fatoş Abla'm fal da bakar benim. Gerçi ben "fala inanma" tipinde bir kadınım, ama arada fincanı şöyle bir sallayıp, kapattığım da olmuyor değil hani "falsız da kalmamak" adına:)

2 haftada bir maniküre gitmessem tırnaklarım alarm vermeye başlar. Uzun tırnak iyidir, güzeldir velakin bilgisayarla çalışan bir kadın için kabustur. (Amerika'da siyahi hatunların tırnaklarına değinmeden geçemeyeceğim burada. Siyahi kasiyerlerin hemen hemen tümünde bir tırnak var anacım, benim en uzun tırnağım onlar için diş temizlemeye bile yetmeyebilir. Tırnaklar o kadar uzun ki, yaklaşık kendi florasında 4-5 cm. uzadıktan sonra aşağıya doğru bir o kadar daha kıvrılarak iniyorlar. Bunlar kasiyer! O tırnaklarla devamlı tuşlara basıp duruyorlar. İşin garibi ben hayretle bakıyorum, ama onlar harbiden tuşları kullanabiliyorlar öyle çok zorlanmadan. Sanırım alışkanlık! Tırnakların üzerindeki desenlere ve oje renklerine hiç girmiyorum. Göreniniz olduysa tariflesin bi zahmet.) French denen stile tapar, bunun dışında sadece bordo veya kırmızı sürerim tırnaklarıma. (Mesela bugün yine French modundalar:) Pembe sevmem, sedefli beyaz da sevmem, hele hele simmiş, pulmuş, boncukmuş nefret ederim. Fatoş Abla'm bu huyumu biliyor artık, sağolsun 10 yılda anca öğrendi; ama yine de her deniz tatiline gidişim öncesi kendisine uğradığımda ayak baş parmağıma sadece, ufacık bir nazar boncuğu ya da küçük bir kelebek motifi yapıştırmadan bırakmaz beni. Tabi kıramıyoruz kendisini, bir şey demiyoruz. Ama tatile gidildiğinin ilk denize ayak sokuşumuz sonrası ne yapıp edip o kelebeği uçurtmayı başarıyorum ben:) Şşşşt, aramızda kalsın.

Zamanında masaja da bayağı kaptırmıştım kendimi Fatoş Abla'da. Sağolsun Sibel bu konuda bence bir numaradır. Kızcağız günde 50 dakikadan neredeyse 10 seans masaj yapmaktan geniş omuzlu, sağlam pazulu, resmen üçgen bir dişi haline geldi. Başkalarına yaptıklarını bilemeyeceğim, anlatıyorlar dinliyorum. Ama ben, düzenli masaja gittiğim dönemde Sibel'e - ki en az 8-10 seans- selilüt melülit kalmamış, bacaklarım-popom gayet şekle girmişti. Dün manikür için gidince bir baktım, hatunlar sırada Sibel'i bekliyorlar. Acaba dedim bende haftaya 2 seans Sibel'i kapatsam mı? İş çıkışı süper oluyor, gevşeyip hamur kıvamına geliveriyorsunuz, bu da yetmiyor inceliyor şekle giriyorsunuz.. Evet, evet dur bir randevu alayım ben.. Ağustos'ta tatile çıkacağız, 1 ayda ne olsak kar:)

Dilomaskede

Böyle bakım olayını severim, ama mesela kuaför fobim vardır benim! Eskiden, aslına bakılırsa yaklaşık 3 yıl öncesine kadar, benim rapunzelvari saçlarım vardı. Hele ortaokul ve lisede kabustu saçlarım. Annem kıyamadı kestirmeye yıllarca, banyodan sonra hep o taradı 12 yaşıma kadar. 90 cm.di benim saçlarım 12 yaşında:) Dümdüz, upuzun, hiç katsız, açık kahve, yazları papatya suyu ile taranmaktan sebep sararmış tamı tamına 90 cm. gelen saçlarım vardı! İnanamıyorum şimdi düşününce. Oturduğum zaman sandalyeye, saçlarımın üzerine otururdum:) Hiçbir kuaför amca kıyamazdı kesmeye saçlarımı. "Şampuan reklamlarında oynatın siz bu kızı" derlerdi hep. Aradan yıllar geçtikçe, anne kuşum bizi terk etmek zorunda kalınca e el mahkum o saçlar bir miktar kısaldı, sonrada o saçlara ince perma olayına girmiştik! Bir kabus daha! Merinos modeliydim ben lise 2'de:) Neyse bir zaman sonra o perma bozulmaya başladı da allahtan, o ince bukleler iri dalgalar haline gelerek benim biraz normal görünmemi sağladılar.

Lise sonda boya olayına girdik bir merakla. İyi de halt etmişiz!! 18 yaşımdan beridir boyuyorum saçlarımı ben. Tam tepemdeki beyazlar ordusuna inanamazsınız! Gerçi babamı birkaç sene görmemiştim, sonra karşı karşıya geldiğimizde "Aaaa, pamuk dede modundasın yahu babacım" dediğimi çok net hatırlıyorum. Yani genetik bir mirasımız var, hayırlı olsun. Tamam, saçlarımızın gürlüğü ve kaliteli oluşu da babamızdan yadigar; ama bari beyaz değil de gri falan olsaydı. Ben severim gri saçı:) Üniversitede Contemporary Sociology dersimize giren bir Meyda hocamız vardı; Meyda Yeğenoğlu Mutman. (Şurada aşağılarda var fotoğrafı, ama belli değil saç rengi çok. Ay evet, YÖK Başkanı da benim hocamdı. Ama anamızı ağlata ağlata öğretmişti bize istatisliği.) Çok otantik giyinir, bir sürü takılar takardı boynuna. Şıkır şıkır yürürken sesi gelirdi daha köşeyi dönmeden. İşte o hocamızın saçları erkek gibi kısacık, ama gri-beyazdı tamamen. Hiç boyatmazmış saçlarını. Bayılmıştım o zamanlar. Ama yok, benimki kesinlikle onunla yakından uzaktan alakalı değil. Benimkiler tam tepemde, belli bir noktada toparlanmış ve uzun, ve bembeyazlar:((

Neyse ne diyecektim ben?

Hah, hatırladım. Kuaför fobimi anlatacaktım. Şimdi bu fobinin giriş noktası benim saçıma perma yaptırdığım günlerle başlar, boya mevzuuna rutin işlem olarak bakmaya başlama zamanlarımla devam eder. Gelişme kısmı ise gölgeli saç modasına kapılmamla olmuştur. Röfleli-gölgeli saça bir vuruldum o yıllar, ama kuaför koltuğunda saatlerce oturmaya dayanamıyorum! Çünkü bendeniz o rapunzel halimden de vaz geçemiyorum, ama gölgeli saçlarım da olsun istiyorum. Dolayısıyla o koltuğa bir oturuyorum istemeye istemeye, kuaför bey benim saçlarımı ince ince ayırmaya başlıyor, sonra tek tek boyuyor o ince demetleri, daha sonra da paketliyor sabırla! O sabırlı velakin ben değil! Çünkü benim kuaför kapısından girişimle çıkışım arasındaki toplam saatin 7 saati bulduğu günler olmuştur! E boyat saçları, boyat saçları tabi saçımızın kalitesini de bozmuş bulunduk bir taraftan da. Ne oldu? Zaten dümdüz saçlarımız fön yaptırmadan sokağa çıkılamaz hale geldi. O sıcak fön olayı yazın beni bayılttı bir defasında:) O zamanlar çalıştığım iş yerinde takım dediğimiz şeylerden giyiyorum el mahkum. Ceket-gömlek-pantolon-topuklu ayakkabı falan. Saçlarımızıda haftada 2 defa fönletiyoruz, zira bu masraf için şirket bize ek ödeme yapmakta. Bir sıcaktı hava, bugünden sıcak olmasın, kuaför bey fönü kulağımın dibinde üflettikçe cehennem gibi, ben bir-iki derken kütdedenek bayılıvermişim koltuğa 1.78. Yıllar var fön çektirmiyorum o sıklıkta allaha şükür. Bıraktım kendi haline. Biyoform diye birşey yaptırdım, kat kat kestirdim, tek renge boyatıyorum. Düğün-dernek, özel gece dışında da önünden bile geçmiyorum kuaförlerin!

Bakım olayının bir de cilt bakımı kısmı var. Hani böyle maskelerle haşır neşir olduğumuz. Ben bayılırım maskeye. Ayda birkaç defa pazar günleri maske yaparım yüzüme çeşit çeşit. St. Ives, Garnier, Yves Rocher.. Arada da Tunalı Hilmi'de eski adı SGM, yeni adıyla NEDU denen bir mağaza var. Oradan aldığım tek kullanımlık maskeleri deniyorum. Hatta geçenlerde Sevgili'ye de almıştım, beraber yüzümüzde maskeler fotoğraflarımızı çektik, ultra komiğiz:) **Yok, yok merak edilmesin, adamı metroseksüel yapmak gibi bir çabam yok:)!** Cilt bakımı yaptırmayı sanırım 26 yaşında bıraktım ben. Kendim yapıyorum: İyice temizliyorum yüzümü, genellikle banyodan sonra, peeling yapıyorum. Bakım maskesinin ardından da tonikle temizliyorum ve ta-tam! Süper pürüssüz, ışıldayan bir cildim oluyor. Siyah noktalarım çok fazla değil, ama burnumun üstünde gözüme batmaya başlayanları olursa onları da siyah nokta bantları ile ebediyete yolluyorum:)

Güzellik-bakım tamam da, cilt için en önemli şey ne biliyor musunuz? Su. Ben günde 3 lt. civarında su içiyorum birkaç yıldır. Farkı fark edebiliyorum. Siyah çayı sadece haftasonu kahvaltılarında tüketiyor, günde bir-iki bardak yaseminli ya da nane-limonlu yeşil çay içiyorum. İnanılmaz bir şekilde fark ettim ki en son kahvemi içeli bayağı bir olmuş! Alkolden vaz geçemiyorum, o konuya hiç girmeyelim.

Budur!

June 23, 2008

Balkon-Bahcemiz:)

Bb1

*

Bb3

*

Bb5

*

Bb4

Balkonda bahce keyfi surmekteyiz.. Havalar musade etmesede ruzgari ve serinligiyle, bu aralar sabah-aksam burada oturup hos bes ediyor, yiyip iciyoruz:)

June 18, 2008

Derinlerde Bir Yerlerde..

Cat

Gülümseyerek hatırlanan, gülümsetmekten başka hiçbir olumsuz duygusal etkiye sahip olmayan, göz çevrenizdeki kırışıklıklarınıza katkı yapmış hatıralarınız vardır. Eminim.. Ailenizle geçirdiğiniz bir yılbaşı, ya da bir yaz tatili. Sevgilinizle elele tutuştuğunuz ilk an, ya da birbirinizi bahçe hortumlarıyla ıslattığınız o sabah. Üniversite mezuniyetiniz, yakın arkadaşınızın evlendiği, gökyüzünde ilk defa kayan bir yıldız gördüğünüz o gece.

Canınızı acıtan, dudağınızı sessizce ısırmanıza ve gözlerinizden aşağıya inmesini asla istemediğiniz gözyaşlarınıza sebep olan yaşanmışlıklarınız vardır. Eminim.. Anne-babanızın ilk şahit olduğunuz kavgası, ilk başınıza gelen arkadaş kazığı, aşk acısı, gönül yarası, ansızın bastıran sele dönüşen yağmur altında ilk defa giydiğiniz topuklu ve şık ayakkabılarınızla uzunca bir yol gitmeniz gereken o ilk iş günü. Bebeğinizin ateşini düşüremediğiniz, ağlamasına ilaç olamadığınızı hissettiğiniz o herhangi bir yılın herhangi bir ayının sabaha karşı vakitleri.

Asabiyetinizin istem dışı tavan yaptığı, elinizin kolunuzun bağlı olduğu ve adına "çaresizlik" dediğiniz anlarınız vardır. Eminim.. Kardeşinizin yerine üniversite sınavına girmeyi istediğiniz o an ya da babanızın sizi daha fazla sevmesi ve bunu göstermesini dilediğiniz o her gün mesela! Yakın arkadaşınızın kocasından dayak yediğini bile bile onunla oturmaya devam etmesinde bir anlam bulamadığınız o yıllar ya da dünyada neden açlık, sefalet, düşmanlık, ve savaş olduğunu kendi kendinize sorup durduğunuz o günler.

Beauty

Hıçınlaştığınız, sevmeyi reddettiğiniz, sevgiyi reddettiğiniz, kendinize acıdığınız, küfür ettiğiniz, hep mutsuz kalacağınızı düşündüğünüz günleriniz olmuştur mutlaka. Eminim.. Babanızın size el kaldırmaya başladığı ya da annenizin, sevdiğinizin alkolle tanışıklığına şahit olduğunuz o günler. Boşandığınız, çocuğunuzun velayetini karşı tarafa bırakmak zorunda kaldığınız, tonton dedenizi ya da can dostunuzu erken kaybettiğiniz o günler. O günler hani alkolikler gibi içtiğiniz sabah-akşam, "neden ben" diye ter ter tepindiğiniz, bir gerizekalı yüzünden işinizi kaybettiğiniz..

Eminim diyorum, çünkü bunlardan bazılarını ben de yaşadım. Yaşamadıklarımı yaşayan "iyi" insanlarla tanıştım; kah yüz yüze, kah sanal alem içinde. Karşılaşmadığım can acıtan, mutsuz edip hırçınlaştıran, beni çaresiz bırakan günlerle-anlarla hiç karşı karşıya gelmemek istiyorum! 

Derinlerde bir yerlerde ruhumun, yüreğimin "iyi" insanlar için bir şeyler yapabilmiş olmayı diliyorum. Başımı alıp ellerimin arasına düşünmeye başladığımda kimseyi hırçınlaştırmak için bir sebebim, mutsuz etmek için bir arzum olmadığını, asabiyetine mahal verecek bir durum ortaya koymadığımı, bilerek ve isteyerek kimseyi ağlatmadığımı düşünüyorum.

Geçmişimle hesabımı yapıyorum ve gelecek güzel günlere daha çok inanıyorum. Eminim ben. Öyle eminim ki, derinlerde bir yerde içinde saf ve çocuksu güzelliklere ve huylara içtenlikle sahip çıkanların da o günlerde benim yakınlarımda olacağını görebiliyorum.

Güvenin bana. Ben bir Akrep'im:))

1

*ps: Fotolar Selcuk'tan..

June 13, 2008

ODTÜ Farkı: "ODTÜ Öğrencilerini Kazanma Projesi"

Geçen akşam Başak ve Sevgili evde yemek yiyorduk şarap-rakı-balık eşliğinde. Alkolun de getirdiği bir rahatlama ile gece yarısına yakın bir saatte sohbetimiz siyaset-politika-eğitim gibi -benim burada-ulu orta yerde çok fazla konuşmaktan haz etmediğim; ama Aslıcin'in yazdıklarını öle bite bayıla okuduğum- konulara geldi.

Başlangıç noktamıza istinaden konuştuklarımızın, yaklaşık 1 hafta sonra gelen bu maille aslında başkalarının da derdi olduğunu, bu konuda "birileri keşke bir şeyler yapsa" derken biz, çoktan bir grup insanın kafa yorup bu konuya ilişkin proje ürettiğini bilmek beni çok mutlu etti. Türkiye'de daha önce -bu şekliyle- gerçekleştirilmediğini düşündüğüm bir projeyi buradan duyurmak istiyorum gururla. Mezunlar Derneğimizden geldi duyuru. ODTÜ'lü, dernek üyesi olmadığı için bu bilgiye ulaşamayan herkese duyurulur:

.............

"Bilindiği gibi üniversitemize her yıl ülkemizin çeşitli illerinden okumaya yaklaşık 3000 öğrencimiz gelmektedir. Bu öğrencilerimizin bir bölümü öğrenim süreleri boyunca maddi sıkıntıların yanı sıra bir büyük kente ve üniversiteye uyum sorunu yaşamakta ve bu süreçte burs, yurt ve benzeri vaatlerle cemaat ve benzeri oluşumların etkisine girmektedir.

Bu sorunu gören, fark eden ve çözmek isteyen ODTÜ Burs Ofisi, ODTÜ Mezunları Derneği ve Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği ile gönüllü öğretim üyeleri bir araya gelip çeşitli toplantılar yapmış ve bu yıldan itibaren hayata geçirmeyi planladıkları bir proje üzerinde çalışmışlardır.

Projenin hedefi, ODTÜ'yü, Anadolu'nun çeşitli illerinden kazanıp gelen ve genellikle maddi durumu yetersiz öğrencilerimizin Ankara'ya gelişlerinden itibaren sahip çıkılması ve desteklenmesidir.

Proje, ana hatları ile ODTÜ'yü kazanan öğrencilerin yönder kişi olarak tanımlayacağımız ODTÜ'lü öğretim görevlileri ve mezunları tarafından sahiplenilerek, üniversiteye kayıt zamanı otogar (AŞTİ) ya da tren garından karşılanması; üniversite yurtlarına yerleştirilmesi, Ankara’nın ve üniversitenin gezdirilmesi, tanıtılması, çeşitli kültürel/sanatsal etkinliklere katılımlarına destek verilmesi gibi etkinlikleri içermektedir.

Bu görevi üstlenebilecek olan Yönder kişilerin öğrenci kayıtlarının yapıldığı 28 Ağustos -3 Eylül 2008 tarihleri arasında öğrencileri karşılamak ve kalacakları yerlere yerleştirmek üzere Ankara'da olmaları gerekmektedir.

ODTÜ Burs Ofisi, ODTÜ Mezunları Derneği ve Orta Doğu Öğretim Elemanları Derneği, bu süreç boyunca bölümlerden ve mezunlarımız arasından Yönder kişileri ve bu desteği isteyen öğrencileri tespit edecek, mümkün olduğu kadar öğrencinin kazandığı bölüm ile yönder kişinin ilgili olduğu bolüme dikkat edilerek bu kişiler ile öğrencileri esleştirecek; karşılanacak öğrenci sayısına göre paylaştıracak; öğrencinin Ankara'ya gelişi ile ilgili bilgileri yönder kişilere iletecek ve öğrenciler ile iletişim kuracaktır. Ayrıca, ASTİ ve tren garında kayıt zamanı stantlar kurulması planlanmaktadır.

Başlangıç aşaması olarak kurulması hedeflenen öğrenci - öğretmen ya da öğrenci - mezun ilişkisi daha sonra da bölüm karşılama partileri ve zaman zaman organize edilebilecek bölüm piknikleri ile devam ettirilecek ve ilişkiler sürekli sıcak tutulacaktır.

Maddi yetersizlikten dolayı sosyal ve kültürel faaliyetlere katılamayan ve hatta hiçbir bilgisi olmayan öğrenciler için ücretsiz olarak tiyatro, bale, opera, sinema gibi kültürel etkinlikler için organizasyonlara toplu bilet ve ulaşım olanağı sağlanması projenin diğer bir hedefidir.

Proje ile ilgilenen değerli mezunlarımızın ODTÜ Mezunları Derneği’ne en geç
16 Haziran 2008 tarihine kadar e-posta (odtumd@odtumd.org.tr) ile başvurarak ad, soyad, bölüm ve iletişim bilgilerini ulaştırmalarını bekliyoruz.

Saygılarımızla,
ODTÜ Mezunları Derneği
"

...................

June 11, 2008

Kaplumbağalara Özeniş!

Leylek

Enteresan bir başlık oldu farkındayım. Bir kaplumbağanın, insanlar tarafından özenilecek nesi olabilir acep diye düşünmektesiniz değil mi? Hemen söyleyeyim: Çoğumuzun çocukluğumuzdan beridir bildiğimiz bir gerçek: Evlerini sırtlarında taşır bu namussuzlar! Yani taşınmak falan nedir bilmezler.

Kıyafet ve ve bilimum eşyalar arasından işe yarayacak olanları kolilere özenle yerleştirmek, kalanları çöp poşetlerinde kapı önüne bırakmak..

Kitapları ayırmak, 10 yıl önce bitirilen bölüme ait halen saklanan notlar, sınav ve ödev kağıtlarından kurtulmak..

Her alış-verişten sonra atmaya kıyılamayıp bir şekilde senelerce! biriktirilen kağıt ve naylon poşetleri binbir küfür eşliğinde çöpe yollamak..

Koli bantlamak, çöp poşeti düğümlemek, elde bez sonra gelecek olan için evi temizlemek..

Evet bu ve benzeri tüm eylemlerden bir haberdir bu kaplumbağalar. Sebep? Çünkü evleri sırtlarındadır. Nereye giderlerse sadece sırtlarındakini sırtlarlar:) Bizim için öyle mi ama??

Değilmiş. Tecrübeyle sabitledim ey ahali!

15 yıl önce 1 büyük valizle geldiğim mavi-kutumdan, 15 yıl içerisinde biriktirdiğim eşyaların bir kısmı, kitaplar, CD ve DVD'ler, kıyafetlerim, bilimum fotoğraf, şaraplığım (Onsuz olmuyor görüyorsunuz:), mumluklarım, ve dahi hatırlamaya değer güzel an'(ı)lar'ımla beraber ayrılmış bulunmaktayım.

Artik "yeni" yuvamdayim. Yeni bir yolculuga ciktim. Masmavi olmasini arzu ettigim bir yolculuga:) Hizli oluyor biraz farkindayim.. Ama tahmin edebileceginiz uzere " I am so happy" diyoruz:) Gerisi bos!

Kahvalti1

Yeni yuvada guzel kahvaltilara devam.. Arkadaslari agarliyoruz sirasiyla.. Aysegul'um Sultan'im yukaridaki kahvaltinin misafiriydi mesela.. Hafta sonlari en sevdigimiz aktivite, gittikce rituelimsi bir boyut kazanmakta. Aman canim, sikayeti olan mi var? Boyle guzel sofradan kalkmak isteyen var mi? Olmuyor haliyle ve biz hafta sonlari sabahtan en az 2-3 saatimizi burada gecirmeye devam ediyoruz sohbetler, caylar-kahveler esliginde..

Kahvalti2

Hafta sonu Selcuk-Efes gezimiz guzel gecti. Sevgili atladi, ben Selcuk'u kesfe ciktim ilk gun. St. Jean Kilisesinin, kalesinin, muzesinin, Artemis Tapinagininin ve bilimum guzel seylerinin tadina vardim elde fotograf makinasi, tam "turist omer" modunda. Sonra otelde bulustuk ve super saglikli bir oglen yemegi yedik: Zeytinyagli barbunya, zeytinyagli borulce, yogurtlu semizotu ve coban salata esliginde biralari goturduk; e hava da sicakti, fazla secenegimiz yoktu:)

Aksamina yine Sirince yaptik. Bu defa hem fotograf makinasi yanimdaydi, hem arabamiz vardi. Dolayisiyla zeytinyagi ve sarap alis verisini hakkiyla yaptik gibi:) Ev yapimi kekikli zeytinyagi, Bogurtlen ve Seftali sarabi evimize misafir oldu. Seftali denendi, begenildi. Bana Belcika'da ictigim "Pecheresse" denen alkollu icecegi hatirlatti tad olarak. Gunbatiminda cok guzel gorunuyor Sirince.. Bir de gece modunda tripodsuz cekim yapabilsem!!

Sirince

Yazacak cok sey, paylasmak istedigim cok fotograf var. Bu hafta Sex & The City'e gidiyoruz kizlarla. Biraz ayakkabi ve birbirinden guzel kiyafetler esliginde kendimden geceyim diyorum. Malum, Sarah Jessica'nin ayagindakilerle ben ancak bacak bacak ustune atabilir ve dahi oturdugum koltuktan kalkamayabilirm:) Ama hayal kurmama kim engel? 

June 03, 2008

* 450*

Japon bahcesi

Bugün tam 450. defa bir şeyler yazıyorum JTB'ye:) Tam 450 defa bir şeyler anlatmış, bir şeylerden bahsetmişim. Bu işe giriştiğimde ucundan, bucağını hiç düşünmemiştim; varacağım, ulaşacağım noktayı. Şimdi bakıyorum da bir sürü güzel şeylerim olmuş yanıma kar kalan JTB sayesinde: Güzel arkadaşlıklar, buluşmalar, karşılıklı paylaşımlar, tecrübeler.. Alınan hayat dersleri, öğrenilen yeni "şey"ler.. Sevgili'm. (Onu da bir şekilde JTB'ye borçluyum diyebilirim:) Yaz mevsiminin ilk ayına 450. yazımla giriyoruz. Hayırlı uğurlu olsun:)

*

Bu aralar spordan doluyuz burnumuza kadar. Benim gibi spor manyağı bir kadına allah tuttu aynı kendisi gibi bir adam veriverdi:) Hafta sonları üşenmiyoruz, ki oldukça geç yatıyoruz bir gece öncesinden, sabahları saat 08:30'da elimizde raketler, full hazır bir biçimde kortlardaki yerimizi alıyoruz. Hatta bazen sabahları birkaç tur yürüyüş bile yapıyoruz öncesinde, ısınma babında:) Seanslarımızı 1 saatten 1,5 saate çıkardık. Bundan sonra hafta sonları 2'şer saatlik alacağız kortları. Tenis sonrası en keyifli şey duş üzerine süper bir hafta sonu kahvaltısı oluyor. Hafta sonu sabahları spor yapmanın sanıyorum ki en çok sonrasındaki kahvaltı düşüncesini seviyorum:)

*

Basketbola hastalık derecesinde tutkumu da biliyorsunuz artık. Ankara'da yaşayan bir basketbol sever olarak da Türk Telekom takımının fanatiğe 5 kalmış taraftarıyım aynı zamanda! Play off Final maçları başladığından beridir haftanın belli akşamları kilitlenmiş vaziyette TV karşısındayım. İlk iki maçı acı bir şekilde kaybedince Fenerbahçe Ülker'e karşı, 3. ve 4. maçları burnumdan soluyarak izledim resmen.  Buradaki ilk maçı aldık, keyfime diyecek yoktu. Hatta zafer sarhoşluğu olayını abartıp, alkolden sebep sarhoşlukla karıştırarak gayet mutlu bir biçimde yatmıştım Cuma gecesi:) Pazar gecesi ise sinirimden çatlamış vaziyette, bir karış suratla gidip yattım saat 21:00 miydi neydi:(  Oyuncularındaki istikrarsızlık, ribaund konusundaki basiretsizlikleri beni öldürüyor! Haluk hala çok iyi bir yönlendirici takımda, oyuna girdiğinde farkını ortaya koyuyor; lakin artık 3 sayı falan atamıyor:(

*

Grand Slam Turnuvalarının içinde toprak kortta oynanmasından sebep benim en favori turnuvam olma özelliğine sahip Roland Garros (Fransız Açık) başladı geçtiğimiz hafta. Evde olduğumuz zamanlarda, yemeğimizi Eurosport karşısında yiyoruz. (Bizim evde Eurosport ve DVD dışında hiçbir şey, evet, hiçbir şey izlenmiyor!) Tek erkekler karşılaşmalarında inanılmaz şeyler oluyor: Fransızlar "Allah allah" sesleri altında kortlarda seri başı oyuncuları birer birer deviriyor! Gael Monfils, ortaokul yıllarından beridir takip ettiğim tenis karşılaşmalarının içerisinde beni en çok şaşırtan bir maça imza attı geçenlerde, şaka gibiydi! Çeyrek finale de kaldı. Kim tutar be seni 1.93'lük Monfils!!  (Sharapova elendi bu arada, gerçi maça yetişemedim ben.. Ama onu eleyen Safina bu yıl gayet formda görünüyordu zaten.)

*

Orchid

Spor hayatımızın merkezinde gibi görünmekle beraber, bahsetmeden geçemeyeceğim bir nokta daha var. O da akşam yemeklerimiz. Ben zaten ezelden yemek yapmayı seven, kendi çapında gayet başarılı bir kadındım. Yaptığım zaman yemeklerim beğenilirdi. Amma velakin oldukça uzun bir zamandan beridir akşamları yemek falan yapmayıp, salata, tost, peynir tabağı vs.. şeklinde beslenmekteydim yaklaşık 3-4 yıldır. Sevgili'm, yemek yapmak konusunda en az benim kadar başarılı:) Akşamları düzenli yemek konusunda ise benim aksime gayet istikrarlı! Hal böyle olunca son 2 aydır bir düzenli beslenme söz konusu. Bir akşam o yapıyor yemekleri, ben salata, sofra hazırlama işleriyle iştigal ediyorum; bir ben yemek yapıyorum, o devralıyor salata ve sofra bölümünü:) En keyifli kısmı ise mutfakta hazırlık aşaması. Yaklaşık yarım saat kırk beş dakika o mutfakta ikimiz beraber hem bir şeyler hazırlıyor, hem de sohbet ediyoruz çoğu zaman bir kadeh şarabı da eşlikçimiz yaparak:) Akşamları iple çeker oldum.

*

Hafta sonu yine bize Selçuk-Efes yolları göründü. Cuma akşamı gidip, Pazar gecesi dönecek şekilde- bu defa 1 gün daha kısa kalarak- aylık aktivitelerimizden birini daha gerçekleştireceğiz. Ayda bir defa bunu yapma kararı almıştık. Bu defa geçen seferden talimliyim, fotoğraf makinası alınmadan Şirince'ye gidilmeyecek! Yine Simetra Şarabı içilecek Artemis'in bahçesinde. Pamucak yerine başka bir yer daha söylemişti Sevgili, adını hatırlayamadım, oraya gideceğiz bu seferimizde. E zaten 2 öğleden sonramız var hepi topu.

Biliyorum bu aralar cok az yazabiliyorum:( Halbuki vaktim de var.. Fotograflar da var bir suru paylasmak istedigim.. Ama ne bileyim sanirim biraz havalar, biraz hayatimdaki yeni gelismeler, biraz da genel ruh durumum pek buna musade etmiyor. Olsun ama, siz beni anlayisla karsilarsiniz degil mi?

Size, hepinize super bir hafta sonu diliyorum her zamanki gibi:) Isleriniz yolunda, huzurunuz yerinde, aileniz-dostlariniz yakinlarinizda olsun:) Aldiginiz nefesin kiymetini bilin.