August 06, 2008

Bir Sörf Macerası Sonunda Elde Ne Olabilir?

Alacati  

A) Sol bacağın hemen dış bilek kısmında 3 cm. boyunda, bayağı derince bir kesik mi?

B) Sol ve sağ ellerin küçük, yüzük ve orta parmaklarında su toplaması sonrası soyulan derilerin bıraktığı kırmızı-pembe görüntü mü?

C) Her iki bacakta dizlere kadar varan morluklar, şişlikler mi?

D) Sırt, boyun kasları ağrısı mı?

E) Hepsi mi?

Tabiki bildiniz: Bendeniz için geçerli olan şıkkı işaretlemem gerekiyorsa bu kesinlikle E olacaktır! Tabi tüm bu yara-berelere ek olarak 3 günün sonunda kendi kendime bir sörf kiralayarak, yapacak duruma da geldim. Hani kazanımlarımız da olmadı değil.. İlk şıktaki kesik biraz sörf ile alakasız bir alanda gerçekleşti bu arada. Bir kayanın üzerinden basıp geçerken ayağım kaydı ve ciddi derin bir kesiğe sahip oldum. Bugün olayın gerçekleşmesinin üzerinden tam 13 gün geçti, velakin pek bir iyileşme belirtisi yok. Olmayacak gibi aslına bakarsanız, iz kalacak! Bende gidip üzerine bir dövme yaptıracağım misler gibi tam olacak! Zaten istiyordum o bölgeye, bahanem oldu:) Diğer parmak derisi yüzülme ve bacak morarma hikayeleri direkt olarak sörf tahtası ve yelken ile bağlantılı:) Kas ağrılarından bahis bile etmiyorum:) Hatta edeyim, şöyle ki;

....

Gittim, başlangıç paketi aldım; 5 saat hoca ile 5 saat kendi kendine pratikle toplamda 10 saatte sörf kullanır hale getiriyorlar adamı. İlk gün az rüzgar ile resmen oyun oynadık. Hatta ben bir ara yelkenime "püf püf" şeklinde elimden geldiğince, ciğerlerim yettiğince hava pompalamaya bile çalıştım, o kadar rüzgar yoktu yani yılın neredeyse 360 gününü rüzgarlı geçiren Alaçatı'da. O gün daha çok dengede durma, yelkeni sudan kaldırma, rüzgara göre yelkenin açısını değiştirme, sörfe yön verme gibi durumların bol bol pratiğini yaptık. Ben ve bir hatun kişi daha. Hocamız ikimize resmen özel ders verdi, bence de gayet iyiydi dersler.Bu arada ilk gün o rüzgarsız havada bile bol bol düştüm suya. Dizimdeki morluklar, biraz açıkta bordun üzerine çıkmaya çabalamamla meydana geldiler! Ellerimdeki yaralar yelkenin ipini çekerken meydana geldiler! Amma kalın halatvari ipti onlar öyle kuzum! Ertesi gün şiddetli rüzgarda yaptığım self-practise sonrasında da rüzgarla ve yelkenle cebelleşirken sırt ve kas ağrılarımla tanış olduk!

Sevgili, "Vallaha en son 15-20 yıl olmuştur herhalde sörf tahtasına çıkmayalı, yelkeni tutmayalı" dediydi bana giderken biz. İlk gün sörf hocamızın yakın markajında biz kendi kendimize ufak adımlar atarken o da sahilden bizi görüntüledi birkaç kare. Sonra bir baktım adam yok! E denize girmeyi sevmiyordu hani. Zaten Alaçatı'da yüzmek için sörfle açığa, 300 mt. kadar ileriye gidip orada girmeniz lazım.. Güneşlenmekten de fellik fellik kaçardı.. Nerdeki bu adam demeye kalmadı, yanımdan bana el sallayarak hayvani boyutlu bir yelkenle süzülüp açıklara doğru ilerledi kendisi:) "Hani 15-20 yıl olmuştu sen yapmayalı bu işi, bu ne ya, süper gidiyorsun işte" dediğimde bana "E şekerim kasların hafızası var bence diyorum sana da inanmıyordun, al sana kanıtı." dedi. Aslında bu konularda ona bu tarz tepki gösterek ağzım bir karış açık "hakkaten mi bu kadar senedir uğraşmadın bu işle" falan dememem lazım! Tenis kortundaki ilk günümüzden sonra bu konuyu anlamış olmam gerekirdi: Evet, kasların hakkaten hafızası var! Ya da bu adam beni uyutuyor:) Uzun süredir yapmadığını söylediği başka bir spor yok allahtan, konu burada nihayetlenecek. Kış geldiğinde ne kadar iyi bir kayakçı olduğunu bilhare yazacağım, inşallah ölmez de sağ kalırsak:)

Alacati2

İkinci gün benim en eğlendiğim gün oldu. Özellikle öğleden sonra müthiş bir performan gösterdim. O gün itibariyle yelkenin yönünü değiştirebiliyor, üzerime doğru gelen acemi:) arkadaşların sörfleri ile çarpışmamak için değişik yönlere kurtarabiliyordum kendimi. Yelkenim sevgiliye göre küçük olmasına rağmen, beraber birkaç tur bile atabildik, süperdi:) Hatta selibiritylerimizden sayın Tan Sağtürk ile bile çapraz bir geçiş gerçekleştirdik açıkta. Güzeldi yani, memnun kaldım. Tabiki benim sörf yapıyorum dediğim şey ile Çağla Kubat'ın ya da Bora Kozanoğlu'nun çalışmaları arasında Toroslar kadar fark var, kabul. Ama ben bu işi sevdim ve diyorum ki bir dahaki sefere bir eldiven edinmeyi başarırsam daha az zarar görerek, daha az eğlencesi olan bir yazı yazabileceğimden de eminim:)

Merak ediyorsanız, gidin yapın hayatınızda eksik kalmasın derim. Deniz sever, mavi sever, macera sever, adrenalin tutkusu olanlar için bir kayıp bence denenmemiş olması itibariyle. Sürekli yapacağım bir spor olamayacak ne yazık ki. Bir defa çok pahalı bu kiralama işleri bana.. İkincisi uzak anacım Alaçatı! Denizle ilgili her aktiviteye uzak kalmayı başarabilen tek şehir olan Ankara'da yaşıyor olmam da cabası! Dalarken de ben böyleydi, anam ağlardı yazık kadıncağıza. Her cuma gecesi bin otobüse, git en yakın! dalınacak mevkiye, 4 defa dal sonra dön gel Pazartesi sabahı otobüsten sersem sepelek bir halde inerek işinin başına! Bir arkadaşım var kulakları çınlasın, Barış. İzmir'de yaşıyordu İstanbul'a taşındı. Ama duyduğuma göre Alaçatı'dakiler onun taşındığından bir habermiş, zira Barış her hafta sonu azimle sörf yapmaya devam ediyor!! Bana zor, beni aşar. Ama tatillerde gittiğim yerde sörf yapabilme imkanı doğarsa hiç durmayacağım bunu biliyorum, bu da yetiyor bana:)

Bir tatil güncesi daha burada bitiyor dostlar. Son dönemlerde oldukça az sıklıkta yazdığımın farkındayım, bu konuda beni maillerinizle taciz etmenize hiç gerek yok. İçim daha çok acıyor zira. Neden derseniz, eskisi kadar laptopımla haşır neşir değilim takdir edeceğiniz üzere, e beş ay olmuş hayatıma bir adam gireli:) Aynı evde yaşıyor, hayatı paylaşıyor olmamızda cabası. Kendimize ait zamanlar daha yeni yeni yaratılıyor, yeni yeni birbirimizi 5 dk. da olsa rahat bırakıyoruz:) Birde fotoğraf çek-e-miyor olmam, tatile gittiğimde 60-70 pozla dönüyor olmamında JTB'yi ihmal etmemle alakası var. Biliyorsunuz ki burada sadece yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi paylaşmıyorum. Aynı zamanda çektiğim fotoğrafları, hoşa gideceğini düşündüğüm an'ları da paylaşmaya çalışıyorum. Fotoğrafsız bir yazı yayınlamak pek bana göre değilmiş gibi. O yüzden bazen yazacak birşey olmuyor, bazen de fotoğraf olmuyor yazdığımla alakalı sunabileceğim göz zevkinize. Bir görev gibi görmemekle birlikte, burada olmayı seviyorum. Buradan ulaştığım insanlarda uyandırdığım hisleri, iyi şeyleri seviyorum.

Velhasıl, en kısa zamanda yeni bir yazı ile buluşmak üzere diyerek huzurdan ayrılıyorum. Bu da haftalık planlı-aktivite listesinden geride kalanlar, bakın görün ne kadar meşgul bir kadınım:)

06 Ağustos Çarşamba gecesi Dostlarla tatil dönüşü Balıkçıköy buluşması

07 Ağustos Perşembe?akşamı Spor Okulunda 19:00-21:00 arası tenis

08 Ağustos Cuma gecesi Sevgili arkadaşımız Natali'yi Amerika'ya uzun tatile uğurlama okasyonu

09 Ağustos Cumartesi sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

10 Ağustos Pazar sabahı Spor Okulunda 07:00-09:00 arası tenis

August 01, 2008

Alaçatı ~ Mavi Kapı:)

Mavikapi

Alaçatı'da tüm evler taş, kapı-pencereler de mavinin envaye çeşit tonunda. Türkiyenin tek sakız ağacı bahçesine sahip beldesi Alaçatı. Bu sebeple kendisine karşı hislerim çok derin, beni çok etkiledi. Bir kere ben taş ev konseptini çok hoş bulurum. Mavinin her tonuna tabir yerindeyse "hastayım". Damla sakızının kokusuna ve tadına bayılırım.

Kendisiyle tek sorunu topuklu ayakkabılarımla merkezinde arz-ı endam etmem sırasında yaşadık o kadar:) Sokaklar dar ve arnavut kaldırımlı olunca, haliyle akşam yemekleri için giydiğim uzun ve ince topuklu ayakkabılarımla bir hayli zorlandım. Hatta bir gece topuğum direk taşların arasına girdi ve ben bir sonraki adımı atamadım:) Zaten döndükten hemen sonra ayakkabıları elime almamla, tamirci ustasıyla buluşma vakitlerinin ivedilikle gelmiş olduğunu görmem de bir oldu.

Genel bir tabir vardır "yediğin içtiğin senin olsun, gezdiğin gördüğün yerleri anlat" diye hani. Alaçatı'da görülebilecek çok fazla birşey olmamasından sebep sanırım benim kendisine ilişkin söyleyebileceğim şeyler de sınırlı kalacak: Alaçatı beldesine otobandan gelirken görülen sıra sıra dizilmiş Türkiye'nin ilk rüzgar enerjisi üreten devasa rüzgar gülleri, merkezin girişinde yer alan eski değirmenler, oldukça sığ ve üzerinde rengarenk yüzlerce kelebek konmuş hissi uyandıran serin denizi, akşam üstü saatlerinde kalabalıklaşmaya başlayan sokakları, özel ve güzel birkaç bina ve eski kiliseden bozma cami. Hepsi bundan ibaret.

Sarabi  

Biz sörf dışında yeme-içme ile ilgiliydik her zamanki gibi:) O sebeple birkaç güzel keşfi paylaşmak istiyorum gidecekler için:

İlk akşam çok hoş bir mekan keşfettik ara sokaklardan birinde, Kalamata'nın çaprazında: Barbun BAR. O akşam çok aç değildik dolayısıyla sadece birkaç kadeh içip sohbet edebileceğimiz bir yer bakınıyorduk. Çok isabetli bir seçim yapmışız. İçeri baktığımızda kocaman bahçe çok güzel dekore edilmiş, ışıklar, mumlar ve çiçekler çok özenli yerleştirilmişti. Kapı girişinin hemen sol tarafında bir uzunca masa ve üzerinde taze bir sürü baharat, soya sosu, zeytinyağları, çeşitli sebzeler ve çiğ deniz ürünleri ile değişik boyutlarda wok tavalar ve bir ocak bulunuyordu. Ocağın başında da çok şeker genç bir hanım. Bahçeye doğru ilerlediğinizde ise bu defa girişteki masanın bir boy küçüğü, üzerinde henüz hazırlanmış mezeler ve çeşitli kaseler içerisinde sizin isteğiniz doğrultusunda salata olacak yeşillikler bulunuyordu. O masanın da başında bir hanım vardı takdir edeceğiniz üzere. Evet, Barbun Bar hanımlar elinden çıkma bir mekan. Sahibi olduğunu tahmin ettiğimiz orta yaşın biraz üstü bir hanım, daha sonra  yemek yemek için gittiğimizde rezervasyon yapılmış birkaç masanın çiçek-böcek düzenlemesi ile uğraşıp, etrafındakilere ne yapmaları gerektiğini söylüyordu zira. İlk akşam Lounge tarz müziği, ve uzun zamandır içmediğimizi farkettiğimiz Jack Daniels'ları ile bizi -elektrikler kesilene kadar- fethetti Barbun. (Şansımıza bir çalışma nedeniyle elektrikleri kesilince mekandan erkenden ayrıldık.) Son akşamımızda da burada yemek yedik. Erken gidip içkilerimizle oyalandıktan sonra geçtiğimiz şirin masamıza peynir-kavun ikilisi, güzel bir ege salatası, midye dolma (tadı damağımda, muh-te-şem-di!), kalamar tava, deniz börülcesi ve tahinli patlıcanı konuk ettik bir küçük 35.lik Tekirdağ ile beraber.

Tuval  

Oradan ayrılıp bu defa ters istikamette güzel müzik yapan bir yer ararken Rolling Bar'ı bulduk.Şarabi'nin karşısında hemen. Dışarıda bira içebileceğiniz, arada sapıtsalar da güzel rock parçaları dinleyebileceğiniz bir mekan. Sonraki akşam yemeğimizi ise Şarabi'de yedik. Ambiansı çok hoş, yemekleri lezzetliydi ve pek tabi seçtiğimiz 2002 Chianti şarabı duble harikaydı. Yemeğin üzerine içtiğim damla sakızlı türk kahvesi geceye son noktayı koydurttu bana:) Gelirken birkaç paket getirdim yanımda. Ayrıca söylemeden geçmemek lazım, İmren Pastanesinden aldığımız damla sakızlı kurabiyelerin tadını da hiç unutamayacağım sanırım, kesinlikle tatmaya değer.

Ilıca'da bir akşamüstü, tavsiye üzerine, gittik Kumrucu Şevki'yi bulduk. Birer kumru yedik. Ne menem birşeydir hep merak ederdim. Nasıldı derseniz, benim için müthiş bir deneyim olamadı. Zira ben daha güzelini evde hazırlayabiliyorum:) Sadece ekmeği farklıydı, ama yakında ekmek makinası alacağım için onun da hakkından gelirim diye tahmin etmekteyim:) Ve fakat bu Kumrucu Şevki Baba bu işten oldukça para yapmış olmalı ki, 3 tane dükkanı vardı küçücük Ilıca'da!

Kumruları yedikten sonra, rüzgarda uçmamaya çalışarak sığınacak bir yer ararken Yıldız Burnu mevkiinde çıktı karşımıza Cafe No:15. Eski Cumhurbaşkanlarımızdan rahmetli Celal Bayar'ın evinin ön tarafı, aile efradı tarafından cafe olarak halka açılmış. Özellikle çalan jazz albümleri beni mest etti. Biraz kendimize gelince aynı sıradaki Pechos adlı rock barına gittik. Ilıca'da daha fazla vakit geçiremeden döndüğümüz için bir dahaki tatilimde Çeşme-Ilıca-Aya Yorgi Koyu, Dalyanköy ve civarını da görmek istiyorum çok.

Öğlen yemeklerimizin tümünü Alçatı Surf Paradise Clup'da yedik. Bence yemekleri ortalama idi, fiyatları ise tavan! Bir akşam da önce liman üzerindeki Shaka Pansiyon'un o güzel ve ferah barındaki bir R&B Partisine katıldık, daha sonra da soluğu Babylon'da aldık. Naim Dilmener vardı DJ olarak, eski Türk Hafif Müziği parçalarına ait bir gece oldu. Çok eğlendim, çok içtim, topuklarımı yüzlerce defa aralıklı her yere taktım dans ederken. Ama çok çok çok eğlendim:) Ne kadar da kalabalıktı Babylon, gözlerime inanamadım!

Bunlar yapabildiklerimiz. Elimde güzel bir liste olmasına rağmen sadece 4 günümüz ve sörf öğrenmek için çok isteğim olunca bütün günü plajda geçirmemizden sebep çoğunu yapamadık. Ama özenle oluşturduğum listemi burada paylaşıyorum. Siz gidin bari, ühühhühü..

Agrilla

...........

~ Alaçatı ve Çevresi Gidilecek Mekan-Yenecek Yemekler ~ 

İmren Tatlı ve Helva Evi: Sakızlı ve mercan köşklü dondurma, Sakızlı Kurabiye (Mercan köşklü limonata içdim, bayıldım.)

Yıldız Restoran: Selanik usulü soğan böreği

Tuval: Gül Baklavası, Zom Patlıcan, Muska böreği, Paşa mezesi, Sucukaki köftesi.. (Burası her daim inanılmaz kalabalık olduğu için önünden her geçtiğimizde içimiz giderek bakakaldık! Sosyetik ve ünlü çoğu insan buranın müdavimiymiş.)

Köşe Kahve, Merkez Kahve

Fahir Balık Restorantı: Salaş bir mekanmış, ama kömür ateşinde lezzetli balık alternatifleri mevcutmuş.

Büke Pansiyon: Güngör hanımın özel asma filizi yaprak dolması ve sörfçü böreği çok meşhurmuş!

Ilca-Şifne Koyu: Balık yemek için en uygun mekanlar buradaymış!

Dost Pide: Ilıca'da. Tahinli pidesini denemek lazımmış.

Aya Yorgi Koyu'nda Paparazzi: Çok güzel müzikler yapan, jazz çalan, yemekleri ve ambiansı ile çok popüler bir mekanmış.

Can Baba: Çeşme Çiftlikköy'de balık-rakı muhabbeti için tavsiye edilmişti.

...................

Ünlü şahsiyet olarak Köşe Kahve'de sakin ve asil bir biçimde otururken selamlaştığım, eski okul arkadaşım, Ece Sükan ve hemen hemen her gün ve akşam kendisiyle burun buruna olduğumuz Tan Sağtürk vardı Alaçatı'da gözüme çarpan. Tan Sağtürk'ün çarpmaması olası değildi zira pek neşeli, enerjik, yüksek sesle konuşan, biraz göbek salmış, tüm gün sörf üzerinde ve dibimizde röportaj vermesinden sebep bu tatilimin en akılda kalıcı ünlüsü kendileri oldu efendim. Kendi deyimiyle Bergü ile (Bergüzar Korel) bundan sonra nerede tatile gideceklerini biliyorum, ama ı-ııh söylemem:)


Sörf deneyimim ile ilgili olarak son bir yazı yayınlayarak noktalayacağım Alaçatı tatilime ilişkin izlenimlerimi. Süper bir haftasonu diliyorum:)

July 30, 2008

Tatilin Kötüsü Olur Mu A Dostlar?

Aspc

~ 1.500 km

1 haftada motorsikletle yapılan yol mesafesi. Bence fena bir rakam değil ne dersiniz? Gerçi bunlar kadar olamayız, ama böyle giderse benimde taş gibi bir popoya sahip olmam an meselesi:)

Sabah 05:00'de yola çıktığımızda Cumartesi sabahı, tam 3 saat sonra Afyon Varan Tesislerindeydik. Arada sadece 1defa mola verdik. O da gayet sıkı ve temkinli giyinmemize rağmen sabah soğuğu etkisiyle donmamıza ramak kalmasından sebep! Binicilik yapanınız var mı bilmem, ama ilk defa uzun süre at üzerinde kalırsanız hani aşağıya indiğinizde bacaklarınız parantez kıvamında kalır ve sünnet olmuş bebeler modunda yürürsünüz.. İşte tam da öyle oldu bana.. 2 saat motor üzerinde, saatte ortalama 130-140 km. hızla gidip aşağıya inince bacaklarımın bu aldığı şekilden sonra açılması biraz zaman aldı. Ama Varan'ın süper kahvaltısı, kocaman tostları sonrası kendime geldim:) Seferihisar'a ulaştığımızda saat öğlen 14:00'dı.

Uzun yol motorsiklet yolcularına ufak birkaç tavsiyem var aslında iki paragraf arası:

Birincisi, mutlaka saat başı mola verdirin kullanan arkadaşınıza! Dönüş yolunda biz böyle yaptık, çok daha rahat geldik. 5-10 dakika bile yetiyor.

İkincisi, sabah erkenden yola çıkacaksanız mutlaka içinize uzun kollu birşeyler, ayağınıza kalın-uzun çorap giyin. Eldiveni de eksik etmeyin. Bizim üstümüzde gayet kalın montlar, içimizde t-shirtler vardı! Diğer taraflar tamamdı..

Sonuncu tavsiyem ise, mümkünse eğer poponuzun nazik kısımları için birer çift vatka edinin yola çıkmadan önce:) Ben Eylül ayındaki 2. tatilim için böyle yapmayı planlıyorum zira:) Sevgili çok gülüyor ben böyle söyleyince, beni popomda vatkalarla düşünemiyormuş:)

Boncuk1

Seferihisar'da yazlıkta 1.5 gün kaldık. Balıklar mangalda, rakılar kadehlerde, sohbet-muhabbet, buzz gibi deniz, buzz gibi bira, hamaktı-salıncaktı derken Pazartesi sabahı ayrıldık mutlu mesut Alaçatı'ya otelimize doğru.

Yukarıdaki sevimli kedi, ailenin emektar kedisi Boncuk. Çok şeker, fazla hareket ederken göremediğim bir canlıydı kendisi. Bahçede salına salına dolaşıp, milletin ayaklarının dibinde yatıyordu mütemadiyen.

Kahvalti

Otelimizden memnun kaldık. Bir kere çok temizdi, bembeyazdı odaları, duvarları, kullanılan mefruşatı. Misler gibi çarşafları, havluları her gün değiştiriyordu Sevda Hanım. Otelin sahibi doğma büyüme Alaçatı'lı Ümit beyin Ankara'lı eşi Sevda Hanım. Köy Kahvaltısı olarak sundukları serideki tüm reçeller bizzat kendisinin elinden çıkma. Kahvaltı, en sevdiğim öğün bilindiği üzere, özellikle tatillerde. Köy Kahvaltısında 3 çeşit ev yapımı reçel, 3 çeşit zeytin, 3 çeşit peynir, 3 çeşit tazecik ekmek, bol zeytinyağında yüzen kekikli domatesler ve yeşillikler tabağı bulunmaktaydı. Oda + kahvaltı şeklinde çalışan otelimiz, şehir merkezindeydi. Kocaman bir bahçesi, bahçesinde domatesler, biberler, patlıcanlar, salatalıklar vardı. Kahvaltı ettiğimiz bahçenin diğer kısmı ise incir ağaçları ve asmalar altındaydı. Motorla 5-6 dakikada Liman'a, sörf cennetine ulaşıyorduk her gün.

Otel ararken bayağı bir alternatife bakmıştım. Çok güzel, çok şık, çok elegan, çok romantik oteller var Alaçatı'da. Ama ne yazık ki yatmak için uğrayıp, sabah kahvaltısını tadacağımız bir yer için dünyanın parasını vermeye de gönlüm razı olmadı hiç. Ne yaptık? Otellere dökeceğimiz parayla sörf yaptık, yedik ve içtik. Pişman mıyız? HAYIR:) Otelimizi tavsiye eder miyim? Kesinlikle EVET:)

İlk gün, daha önce defalarca burada sörf yapan arkadaşlarımın da tavsiyesiyle kendimize kaldığımız 4 gün boyunca konuçlanacak mekanı bularak buraya alışmakla geçti. Bunları da sonraki yazıya saklayayım: Sörf maceralarımızı, Alaçatı'da tattığımız hoşumuza giden tatları, gittiğimiz mekanları, gördüğümüz ünlüleri, en yeni dedikoduları falan yani:)

June 30, 2008

TanDem Tecrübesi (1. Bölüm)

Skydive

Ne hafta sonuydu ama..

Bir kere müthiş eğlendik. Güzel şaraplar içip bol bol ve lezzetli yemekler yedik. İnanılmaz kahkaha doluydu bu hafta sonumuz, acayip güldük:) Havuza girip, şopardık. Nargile fokurdattık. Yedi Uyuyanlar ve Şirince istikametlerini es geçmedik yine. Havalanındaydık ekipcek bu defa. Ve bu defa sadece Sevgili atlamadı. "Sizden korkulur CaDıLar" dediği üçlüden benim dışımda kalan diğer ikisi de atlayış tecrübe ettiler 28 Haziran 2008 Cumartesi öğleden sonra saatlerinde:) Natalie ve Tuba.

*Kendi tecrübelerimi bilhare 2. Bölüm'de anlatmayı düşünüyorum. Pek yakında:)*

Natotandem

Natalie'nin zaten içinde varmış kendini bildi bileli paraşütle atlamak.Tuba'da son dönem gaza geldi. Tabi benim CaDıLarın bu kadar motive olmalarındaki en büyük etken Sevgili ile tanışmaları ve onun evde bize seyrettirdiği profesyonel ya da amatör bilimum atlayış görüntüleri içeren DVD'ler oldu. Sonunda 3'ümüzün de boş olduğu bir hafta sonu yakaladık, ve yakalar yakalamaz da otobüsümüze atlayıp Selçuk'un yolunu tuttuk. Kızların biraz ortamı tanımaları, havayı koklamaları adına yapılan ilk iş de sabah erkenden Havaalanına gitmek oldu. Orada hem TanDem hakkında bilgi aldılar, hem pilotlarla-hocalarla tanıştılar, hem de atlayan diğer serbest paraşütçüleri seyrettiler. Öğleden sonra kararlarını vermişlerdi: TanDem yapıyoruz:)

E peki nedir bu TanDem diyenleriniz olmuştur mutlaka. Bir bakalım: TanDem, tecrübeli pilotlarla (Ki bunlar bildiğiniz uçak kullanan pilotlar değil, deneyimli tandem yaptıran paraşütçüler. Ama TanDem pilotu olabilmek için deneyimli bir paraşütçü olmanız yetmiyor tabi.) 10.000 feet'den (Yaklaşık 3.000 m. yani) atlayarak, paraşütünüz açılana kadar yaklaşık 30 sn. serbest düşüş deneyimini bizzat yaşayabileceğiniz bir aksiyonun adı.

Tandem pilotuna özel ve güvenli bir şekilde bağlı oluyorsunuz ve uçaktan onun kontrolünde, ve kendisine  yapışık bir vaziyette iken -eğer isterseniz de -karşınızda bir hava kameramanı ile beraber atlıyorsunuz. Serbest düşüşünüz sırasında kameramana yaklaşıyorsunuz ve o sizi görüntülüyor. Daha sonra paraşütü açma irtifası geldiğinde pilotunuzun paraşütü açmasıyla birlikte bir 10 dakika kadar süzüle süzüle altınızda Efes Antik Harabeleri, Kuşadası sahilleri vs.. eşliğinde yere iniyorsunuz:)

Tuba ve Natalie'nin hazırlık aşamalarından uçağa gidiş anlarına dek yanlarında olup, onları görüntüledim. Başlarda oldukça heyecanlı olmalarına rağmen arkadaşlarım çok harika bir deneyim yaşadılar bence. Aşağıya indiklerinde yüzlerindeki ve gözlerindeki ifadeyi anlatmam mümkün değil zira:) Ben yine inatla bu haftayı da es geçtim. Kim bilir belki bir dahaki gidişimizde kendi yaşadıklarımı yazma şansım olur.

Tubatandem

June 11, 2008

Kaplumbağalara Özeniş!

Leylek

Enteresan bir başlık oldu farkındayım. Bir kaplumbağanın, insanlar tarafından özenilecek nesi olabilir acep diye düşünmektesiniz değil mi? Hemen söyleyeyim: Çoğumuzun çocukluğumuzdan beridir bildiğimiz bir gerçek: Evlerini sırtlarında taşır bu namussuzlar! Yani taşınmak falan nedir bilmezler.

Kıyafet ve ve bilimum eşyalar arasından işe yarayacak olanları kolilere özenle yerleştirmek, kalanları çöp poşetlerinde kapı önüne bırakmak..

Kitapları ayırmak, 10 yıl önce bitirilen bölüme ait halen saklanan notlar, sınav ve ödev kağıtlarından kurtulmak..

Her alış-verişten sonra atmaya kıyılamayıp bir şekilde senelerce! biriktirilen kağıt ve naylon poşetleri binbir küfür eşliğinde çöpe yollamak..

Koli bantlamak, çöp poşeti düğümlemek, elde bez sonra gelecek olan için evi temizlemek..

Evet bu ve benzeri tüm eylemlerden bir haberdir bu kaplumbağalar. Sebep? Çünkü evleri sırtlarındadır. Nereye giderlerse sadece sırtlarındakini sırtlarlar:) Bizim için öyle mi ama??

Değilmiş. Tecrübeyle sabitledim ey ahali!

15 yıl önce 1 büyük valizle geldiğim mavi-kutumdan, 15 yıl içerisinde biriktirdiğim eşyaların bir kısmı, kitaplar, CD ve DVD'ler, kıyafetlerim, bilimum fotoğraf, şaraplığım (Onsuz olmuyor görüyorsunuz:), mumluklarım, ve dahi hatırlamaya değer güzel an'(ı)lar'ımla beraber ayrılmış bulunmaktayım.

Artik "yeni" yuvamdayim. Yeni bir yolculuga ciktim. Masmavi olmasini arzu ettigim bir yolculuga:) Hizli oluyor biraz farkindayim.. Ama tahmin edebileceginiz uzere " I am so happy" diyoruz:) Gerisi bos!

Kahvalti1

Yeni yuvada guzel kahvaltilara devam.. Arkadaslari agarliyoruz sirasiyla.. Aysegul'um Sultan'im yukaridaki kahvaltinin misafiriydi mesela.. Hafta sonlari en sevdigimiz aktivite, gittikce rituelimsi bir boyut kazanmakta. Aman canim, sikayeti olan mi var? Boyle guzel sofradan kalkmak isteyen var mi? Olmuyor haliyle ve biz hafta sonlari sabahtan en az 2-3 saatimizi burada gecirmeye devam ediyoruz sohbetler, caylar-kahveler esliginde..

Kahvalti2

Hafta sonu Selcuk-Efes gezimiz guzel gecti. Sevgili atladi, ben Selcuk'u kesfe ciktim ilk gun. St. Jean Kilisesinin, kalesinin, muzesinin, Artemis Tapinagininin ve bilimum guzel seylerinin tadina vardim elde fotograf makinasi, tam "turist omer" modunda. Sonra otelde bulustuk ve super saglikli bir oglen yemegi yedik: Zeytinyagli barbunya, zeytinyagli borulce, yogurtlu semizotu ve coban salata esliginde biralari goturduk; e hava da sicakti, fazla secenegimiz yoktu:)

Aksamina yine Sirince yaptik. Bu defa hem fotograf makinasi yanimdaydi, hem arabamiz vardi. Dolayisiyla zeytinyagi ve sarap alis verisini hakkiyla yaptik gibi:) Ev yapimi kekikli zeytinyagi, Bogurtlen ve Seftali sarabi evimize misafir oldu. Seftali denendi, begenildi. Bana Belcika'da ictigim "Pecheresse" denen alkollu icecegi hatirlatti tad olarak. Gunbatiminda cok guzel gorunuyor Sirince.. Bir de gece modunda tripodsuz cekim yapabilsem!!

Sirince

Yazacak cok sey, paylasmak istedigim cok fotograf var. Bu hafta Sex & The City'e gidiyoruz kizlarla. Biraz ayakkabi ve birbirinden guzel kiyafetler esliginde kendimden geceyim diyorum. Malum, Sarah Jessica'nin ayagindakilerle ben ancak bacak bacak ustune atabilir ve dahi oturdugum koltuktan kalkamayabilirm:) Ama hayal kurmama kim engel? 

May 21, 2008

Leylek Havada, Biz Yollarda!

Flower  

Perşembe gecesi "Sevgili" ile elele uyumaya çalışarak İzmir-Selçuk'un yolunu tuttuk. Geçen yıllarda Kuşadası-Efes-Meryemana görmüşlüğüm vardı, fakat Selçuk'u listeye almamıştım hiç. Zira burada görmem gereken bir şey olduğundan pek emin değildim. Varmış! Gözlerime bayram oldu gördüklerim, içim kıpır kıpır etti. Pek mutlu, keyif dolu, pek dinlenmiş, daha "bağlanmış", biraz kilo almış döndüm bu 3 günlük kaçamağımızdan. Niye mi Selçuk? Çünkü orası Türkiye'deki tek Drop Zone'muş! Paraşütle atlama merkezi yani. Selçuk Efes Havaalanı’ndaki Türk Kuşu Paraşüt Okulu, benim "Sevgili"nin ikinci adresiymiş meğer. Tanışıp beraber olmaya başladığımız andan beridir konuyu dilinden düşürmeyen, elindeki bilimum dvd-cd kayıtları ile arkadaşlarımın aklını başından alıp onları "potansiyel" birer paraşütçü yapmayı kendine düstür edinmiş bir adamla ilk tatilimizi de buraya yapmamız haliyle kaçınılmaz oldu. Tanıştık Paraşütçülük Merkezi ile. Anlaşabildik mi? Sanırsam bir müddet mesafeli bir ilişkimiz olacak, ama bunun çok uzun süreceğinden şüpheliyim ben. Zira "Sevgili"yi görünce yukarıda, aşağıda sadece fotoğrafını çekmek kesmedi beni, kesmeyecek. Yakındır yani, hayırlısı:)

Kaldığımız yer çok şeker bir oteldi. Hemen hemen her akşam kendimizi havuz kenarındaki mini-bara attık. Müziğimizi ve dahi bira servisimizi kendimiz yaptık; ama olsun. Onunda keyfi bir başkaydı:) Sabahtan atlayış yapmaya gittik, öğleden sonraları bize kaldı. Bir gün Yedi Uyuyanlar'daki gözleme çadırlarından birinde otlu gözlemeler yedik, süper bir köy kahvaltısı yaptık. O da yetmedi üzerine tahinli-pekmezli gözleme yedik:) Sonra bir gün atladık motorumuza Selçuk'a 8 km. uzaklıkta olan adı gibi şirin Şirince köyüne gittik. Eski bir Rum Köyü imiş burası. Mübadeleden sonra bizimkiler yerleşmişler. En önemli geçim kaynaklarını bağcılık, şarapçılık ve zeytincilik olarak söylüyorlar. Son dönemde turizmin de bayağı katkısı varmış. Birbirinden lezzetli meyve şarapları, mis kokulu zeytinyağları ve çeşit çeşit sabunları var Şirince'nin evinize dönerken yanınıza alabileceğiniz. Biz Artemis Restoranı tercih ettik manzarası itibariyle, çok da beğendim ben. Yine onlara özel, yöreye özel Simetra Şarabı içtik şişe şişe. Yenilen çeşitli otlardan yapılmış mezeleri, tadına bakılan etli-yumurtalı arap saçını, zeytinyağlı yaprak sarmayı, masaya önden gelen kekikli-kırmızı biberli mis kokulu halis sızma zeytinyağını anlatmıyorum. Yok, bu defa değil:) Hmm.. Başka ne yaptık? Bir öğleden sonrasında da kendimizi Pamucak Plajın'daki güzel bir balıkçıya attık. Duble rakı, üzeri bira, yanında ızgara çupra, bol salata, kumsalda yürüyüş..

One

Two  

Güzeldi bu tatilim. Her şeyiyle güzeldi, benim için özeldi. Teşekkür ederim "Sevgili":) Tepemizde gördüğümüz bir sürü leyleğe istinaden bu yıl popomuzun yer görmeyeceğini umud ediyorum. "Benim Liste", artık "Bizim Liste"ye dönüşüyor. Bunu seviyorum.. Bir sonraki kaçamağımızı heyecanla bekliyorum:)

May 09, 2008

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: "LONDRA" (III)

**Dikkat** Neredeyse yazdığım en uzun yazı oldu fotoğraflarla birlikte. Baştan söyleyeyim:)

Dlr_2

Londra'da bulunduğum süre boyunca sıklıkla beni yaparken görebileceğiniz 2 şey vardı: İlki yürümek, yürümek, hiç durmadan yürümek! İkincisi ise mütemadiyen bir şeyler yemek:) "Yeme-içme kültürü" denen şeye bayılıyorum ben. Dünyada beni mutlu eden birkaç şeyden biridir yemek yemek. Seyahat ettiğim zamanlarda da tatillerde de mutlaka bulunduğum yerlere özel yiyeceklerin tadına bakmaya, oraya özgü lokanta ve restoranlara gitmeye çalışırım. Bazen tabi kendine has mutfağı olmayan ülkelere de gidebiliyorsunuz. O zaman da benim Londra'da yaptığım gibi, farklı mekanlar peşine düşüp, dünya mutfaklarının tadına varmaya çalışıyorsunuz:)

Allahtan Evren de benimle aynı telden çalmakta olduğundan aşağıda bir liste oluşturacak kadar mekan gördük yemek ve içmek konusunda 1 hafta içinde:) Ayrıca orada yaşamakta olan arkadaşlarımından, bir dahaki seferim için bana kendi özel mekanları konusunda tavsiyelerde bulunmalarını rica edebilir miyim lütfen? Ben gidemesem bile yakınlarda, Evren'cime yarar hiç olmazsa. O daha uzun bir zaman daha orada olacak gibi görünüyor zira:)

LeZZet MeKanLarı

~ Harry Morgan

Londra'daki ilk lezzet durağımız burasıydı. Şehirde tam 3 tane Harry Morgan var. Bizim gittiğimiz hemen Regents Park yakınında olmasından sebep St. John's Wood mevkinde olanıydı. Burada bir tavuk suyuna noodle çorbası içtik:) (Chicken noodle - 4,75£) Tek kelime ile mü-kem-mel-di! Zaten Sunday Times tarafından Londra'nın en iyi tavuk suyu çorbası içilebilecek mekan olarak seçilmiş bir dönem. Ayrıca sandwich ve salataları da çok göz alıcı görünüyordu. Tabak kocaman, noodle da bol boldu. Bir de ek olarak tavuk eti parçaları ve bir miktar haşlanmış havuçla servis edilmişti çorbamız. Ana yemek gibi oldu bana diyebilirm. Mutlaka için!

~ Wagamama

Bir gün öğlen yemeği için Evren'le burayı tercih ettik. (Malum kendisi çalışıyordu, birkaç gün hep öğlen saatlerinde yemekte buluştuk.) Wagamama zaten bize de artık yabancı olmayan bir mekan. İstanbul'da Taksim'de ve Kanyon'un içinde olmak üzere 2 tane mevcut! Ben bir defa Kanyon'da gitmiş ve çok sevmiştim. (Sevgili arkadaşımız ZeynepinYeri'nden Zeynep anlatmıştı, o da çok sever bu mekanı hatırladığım kadarıyla.)

Bizim Evren'le şöyle bir rituelimiz vardır: O, her 2 ayda bir defa Türkiye'ye geldiğinde biz düzenli olarak beraber "Ölümüne Chineese" gecesi yaparız. Her ikimizinde bir çok ortak noktası bulunmasına rağmen, en sevdiğimizi "Asya Mutfağına olan zalim düşkünlüğümüz" olarak nitelendiriyoruz:) Bu sebeple Ankara'daki bir dönem SushiCo, ve her dönem Quick China maceralarımın baş aktristi kendisi olmaktadır:) Gurur duyuyoruz bu birliktelikten, eylemlerimizi devam ettirme kararımızı hala taze tutuyoruz. Tanrı bozmaz inşallah:)

İşte bu sebeplerden dolayı Evren'in Londra'da sık yediği mekanlardan birisi olduğu için e biz de bir Wagamama'da yemek olayına girelim dedik haliyle. İçecek olarak tercihime 10 üzerinden 10 puan verdim: Apple and lime juice - 2,95£. Gereksiz Not:1: Normalde içki içmeyi seven ben, tüm İtalya ve Prag seyahatlerim boyunca öğlen içmeye başlayan ben, içki içmeyi, şarabın aslında kırmızı olduğunu Belçika'da kaldığım 4 ay boyunca öğrenen ben, Minnesota'da nadir gecelerde ayık kalan ben Londra'da hayatımın en az içki tüketimini gerçekleştirdim! Yemek olarak da Chicken Katsu Curry - 7,95 £ denedim. Köri sosunun güzelliğine ve yoğunluğuna inanamadım. Köri seven biri olarak benim de kendi çapımda değişik sos denemelerim olmuştu; ve fakat böylesinin yanına bile yaklaşamamıştım. Tavuk gayet uygun pişirilmiş, sos kıvamında ve pirinçler de tam formundaydı:) Bayıldım.

~ Feng Sushi ve Yo! Sushi

London Bridge yakınlarında dolanırken bir öğlen Feng Sushi'ye geldim tamamen tesadüfen ve Feng Sushi Value Box'dan içinde 10 parçalı sushi olanını seçtim, yakınlardaki bir parkta afiyetle yedim güneşlenirken ve kulağımda Duffy bana şarkı fısıldarken:)

2 defa da Evren'le beraber YO! Sushi'yi tercih ettik. Burayı çok sevdim ben, zira bar sandalyelerinin tepesine tüneyip önümüzden geçen değişik renkli tabaklar içindeki birbirinden güzel ve ağız sulandırıcı sushiyi seçerek yemek çok zevkliydi. Hiç daha önce bir sushi bar olayına girmemiştim:) Yo! Sushi'yi ben fiyat açısından makul buldum. Her renk farklı bir fiyatı göstermekte. Böylece 2 kırmızı tabak, 1 mavi tabak ve 1 yeşil tabak yediğinizde ödeyeceğiniz ücreti önceden bilebiliyorsunuz. Tabak rengine göre fiyat:)

~ Golden Dragon (China Town)

Bir akşamüstü Dim Sum (İspanya'da tapas, bizde meze, Çinde de dim sum:) yemek üzere, China Town'da dolaşıyorken hazır, bu mekana uğradık. Daha önce Evren'i Malezyalı bir arkadaşı getirmiş, çok sevdiğini söyledi yediklerini. Tavsiye edeceğim iki Dim Sum çeşidi var: Biri King Prawn Dumplings, diğeri de Prawn Cheung Fun. Lezizdiler, leziz:) Biri buharda, diğeri sosta:)

St

~ Dickens Inn

İşte favori mekanım:) Bir kere yeri çok güzel, tam St. Catherine's Dock'un kenarında. Burası eskiden Londra limanının merkeziymiş. Favorim olmasındaki diğer neden ise giriş katı ile beraber 3 kat olan bu mekanın dış görünüşü. Çiçekler müthiş güzel ve gece manzarasına doyamadık.. Buraya geliş ve buluş hikayemiz i unutmayacağım. Uzun lafın kısası, oldukça yorucu geçen bir günün sonunda yemek yemek için trenden indiğimiz yerden vazgeçip burayı bulmak için akşam vakti 2 saat kadar daha yürümemiz ve sonrasında kendimizi müthiş pizza ve 1 şişe Chianti şarabının kollarına atmamız olarak özetlenebilir:)

Şarabımız Villa di Campobello-Chianti Riserva 2003 idi ve kesinlikle harikaydı. Tavsiye olunur. Pizzamız ve önden aldığımız salatalarımız da harikaydı. Gereksiz Not:2: Yaklaşık 60 küsür pound ödedik o gece ikimiz ve orada bulunduğum süre içinde 2 kişilik yediğimiz tüm yemekler için ödediğimiz en yüksek ücreti de oraya ödemiş olduk. Pişman mıyım sizce? :)

Dickensinn

~ Le Pain Quotidien

Benim bir favori mekanım daha. Ama burası Paris ve NYC'de de benim favori mekanımdı. Hatta sevgili NY MUhtarı ile burada buluşup kahve içmiş, tanışmıştık:) Bir sabah Hastings'e gitmeden önce tereyağı-reçel-çeşitli peynirler ve muhteşem ekmeklerden oluşan bir kahvaltı yaptık burada açık havada. O kadar bol geldi ki herşey kalanını sandwich haline getirdik ve onlar bizi Hastings'de bile doyurmaya yetti:) Koca bir çanak kahve de yanında bonusu oldu:) 2 kişi toplam 18£  civarında birşey ödedik. Bilmeyen varsa keyif için denemenizi tavsiye ederim.

Alkol Mekanları

~ Gipsy Moth

Greenwich ziyaretimiz sırasında soluklanmak için uğradık. O kadar yorulmuştuk ki, Evren'e "Gördüğümüz ilk bara kendimizi atalım zira alkole ihtiyacım var" demiştim. Karşımıza ilk çıkan mekan da burasıydı. Dışarıdan umutsuz vak-a şeklinde göründü, ama yapacak bir şey olmadığı gibi benim de artık 1 fazla adım atacak halim kalmamıştı. El mahkum girdik, ama iyiki de girmişiz. Ben bayıldım buraya. İç içe geçmiş 3 ayrı alandan oluşan, dışarıda sigara içenler için kocaman bir bahçesi olan mekanın içi ana-baba günü gibiydi! Kalabalık, hareket benim mekan seçimimde dikkat ettiğim şeylerin arasında yer alır. (Özenli bir plan yoksa eğer!) Dolayısıyla koca Londra'da içtiğim en güzel ve en soğuk birayı yine burada içtim: Stella Artois! Evet, kendisi bir Belçika birası ve benim yaklaşık 10 yıl önceki keşiflerimden birisi! Gereksiz Not:3: Yanına da "chips" yedik efendim. Barmen, gidip kendisinden bira ve patates kızartması istediğime pişman etti beni yalnız. Patates kızartmasının ingilizcesini söyledim ben tabi, alışık olduğumuz şekliyle. O da ukala ukala burada french fries yok, chips var dedi! Hadi ya, ne zamandan beri orta parmağından da kalın patateslere, bizim buralarda incecik cipsler için kullandığımız adı veriyoruz? Bence basbayağı french friesdı onlar, hatta ve hatta Amerikan papatesiydiler kalın kalın... Iyyyk, gıcık barmen!

~ The Ten Bells / Commercial Tavern ve Beach Blanket Babylon (1 gecede 3 mekan birden:)

Bir gece Evren'in şirketten arkadaşı sevimli Alman (!) Alex ile birlikte dışarıya çıktık. Bir gecede 3 mekana götüreceğini söyledi bizi, memnuniyetle kabul ettik. Mekan seçimi tamamen ona aitti. Elinde guidebookvari bir şey vardı, yabancılar için hazırlanmış. Onu referans alarak seçiyordu mekanları. O gece ayağımızda 1 karış topuklar, daracık kot pantolonum ve askılı bluzumla ben de Londra'lı hatunlara benzeme kararı aldım:) Kıçım dondu mu? Evet, özellikle de dışarıda sigara içerken! Ama benden de beterlerini görünce dedim ki hayatta bu hatunlarla yarışamayız biz! (Marş marş, yine kot pantolon, t-shirt, altına spor ayakkabılarını giy. Seni Ankara gece hayatında anca onlar paklar!)

İlk mekan 100 yıllık The Ten Bells, efsanevi adam Jack The Ripper'in mekanıymış. Kurbanlarından biri ile burada tanışmış! İçerisi kötü, tuvaletleri kötü ötesiydi. Burada sadece 1 bira içtik ve kalabalıktan sebep çoğunlukla dışarıdaydık. Meraktan gidilir mi? Belki..

İkinci mekanımız Commercial Tavern'dü. Enteresan ötesi bir dekora sahipti. Barın arkası ve üzerindeki tavan inanılmaz değişik objelerle kaplanmıştı. Ayrıca hayatımda gördüğüm görebileceğim en enteresan saçlı-gözlüklü-kostümlü, kadın mı erkek mi olduğunu hiçbir suretle hiç birimizin anlayamadığı bir barmeni de yine bu mekanda gördüm! İçtiğim bira yine kötüydü, adını bile not etmemişim haliyle.. "Bir arkadaşa bakıp çıkacaktık" yaparsanız, dekora göz atın derim:)

Son mekan süperdi işte! 3 de 1 fena sayılmaz değil mi? Linkteki ilk fotoğrafta görülen barın hemen karşısındaki saatin altındaki rahat kanapelerde yayıldık birkaç saat. Ya doğru bira seçememek, ya da adam gibi biraya sahip olmayan bir memlekette olmamdan sebep barmene yaklaşıp en şirin halimle bana ve arkadaşlarıma cin-tonik ve votka-burn hazırlamasını rica ettim:) İçtiğim en güzel ve tadı yerinde votka-burn'dü diyebilirm. Mekan fazlasıyla sosyetikti, içeridekiler de öyle. Ama sıcaktı, şen kahkahalar çınlatıyordu her tarafı ve ben çok mutluydum:) En iyi gece mekan seçimiydi adıylada hafızamdan hiç çıkmayacak olan Beach Blanket Babylon!

Stcatherines_docks

~ Waterway

Burasını da sevdim ben, zira kaldığımız eve yürüyerek 2 dakika bile değildi:) Little Venice'e sıfır, çok hoş bir mekandı. Burasını kadeh kadeh şarap içip, dışarıdaki sobalarla ısınmaya çalışıp, birbirimize içimizi döktüğümüz bir mekan olarak hatırlayacağım.

~ St. Christopher's Place

Oxford Caddesinin kalabalığından bunaldığım ve "imdat" dediğim bir anda Evren kolumdan tutup birden beni bir ara sokaktan buraya sürükledi. Çok, ama çok hoş bir soluklanma noktası oldu burası bize: Birbirinden güzel dükkanlar, dinlenip keyifle içkinizi-kahvenizi yudumlamak için -bana çok sevimli görünen- açıkhavada lokantalar, cafeler ve şık ofislerin olduğu bu alan bambaşka bir yerdeymişsiniz hissi veriyor size. Meşhur Sofra ve Grand Bazaar Türk Lokantaları da burada yer alıyor ve her ikisi de gayetten doluydu:) 10 Mayıs tarihinde burada bir Ortaçağ panayırı kurulacakmış. Haberiniz olsun!

...........

Amma anlattım değil mi? Seyahatten dönene genelde "Yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüklerini anlat" denir:) Bense her defasında ne yapıp edip boğaz olayına, keyif ve lezzet duraklarına takıyorum kafayı! Ne yapalım, bir tane hayatım var ve bu hayatta kazandığım parayı hiç acımadan harcayabilme lüksüne sahip olduğum da anca bu noktalar var:) Hayatımda olanlarda burada, JTB'de var olduğuna göre seçme şansı kalmıyor pek:)

Gereksiz Not:4: Londra'da kaldığım bir hafta boyunca her gün 2 tane metro gazetesi okuyordum; bir sabah bir akşam olmak üzere. Tüm gazetelerde ortak olan haber: AMY WINEHOUSE ile ilgili olanlardı! İnanılmazdı! Her gazetede, her gün, bir fotoğrafla beraber Amy bugün ne yapmış köşesini okudum, bilgilendim bayağı. Amy bir gün gece geç saatlere kadar içip içip, evine giderken pub'ın merdivenlerine ayakkabısının topuğunu taktı! Amy bir diğer akşam çok içip içip eve döndü, ama oda ne? Evinin anahtarlarını düşürdüğünü farketti. Hemen evin kapısı yerine camından girmeye teşebbüs etti! (Bu sırada o garip ötesi makyajı ve alkolik bir surat ifadesi ile ağzında sigara objektiflere bakarken paparazzilerin çekmiş bulunduğu bir fotoğrafını da gördük haberin yanında:) Falan filan..

Gereksiz Not:5: Leicester Square civarında Iron Man filminin galasının yapıldığı tiyatronun (Odeon) önündeki kalabalığı kaale almayıp akşam yemeği için eve gittim. Sonra sofrayı hazırlarken TV'yi açtığımda Leicester Square'dan canlı yayın ekibinin filmin galasına o an teşrif eden Gwyneth Paltrow'la röportaj yaptığını gördüm! Sonra da hatun döndü ve o muhteşem 20 cm.lik topuklar üzerinde nazlı nazlı süzülerek benim geçtiğim taraftaki kalabalığa tek tek imza verdi, fotoğraf çekmeleri için bir süre orada kaldı!!!

Velhasıl bir tatil böyle geçti, çenem düştükçe düştü. Artık gideyim de hafta sonuna hazırlanayım. En yakın tatilimin tarihi belli değil henüz, 19 Mayıs için buralardayız. Ama sonbahar'da bir gavur memleketi daha var sırada:) Ona annekuşumla gideceğiz.  Bu arada kendisine çoktan söyledim, 20 tane de harika gül gönderdim gerçi ama ANNELER GÜNÜN KUTLU OLSUN BİRTANECİĞİM BENİM. SENİ ÇOK SEVİYORUM:)

Süperr bir hafta sonu diliyorum.

Herşey gönlünüze göre olsun :)

May 06, 2008

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: "LONDRA" (II)

Towerbridge

Bir alttaki yazımı bitirirken kapanışı yaptığım paragrafta hafta sonu için yapılması önerilenlerden hangilerini yapabildik, önce bir durumumuza bakalım derim:

~ "Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi" demişim.. Özellikle Pazar sabahı saat 07:30 civarlarında O'nu da uykusundan kaldırıp yağmurun altında yürüyüşe çıkmış mıyım? Evet. Yağmur, 45 dakika içinde hızlanan ve saçlarımızın içinden sızarak yüzümüzü yıkayan dev damlalara dönüştüğünde eve kendimizi zor mu atmışız? Evet. Ama bu maddenin üzerine bir çizik atabilmiş miyiz? Elbette:)

~ "Dondurma yenilmesi" demişim.. Hava buzz modunda olduğundan "Bunu yapamadım tüh, vah" derken, Pazar akşamüstü Gazi Orduevi'nde buluştuğumuz babam ve eşi ile yediğimiz yemek sonrası mideye indirdiğim tatlının üzerine bir top da olsa dondurma almış mıyım? Evet:)

~ "Protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması" demişim.. Yumurtalı, bol peynirli tostlu, domatesli, naneli, maydonozlu, kayısı reçelli, ballı, cevizli bir kahvaltı edebilmiş miyim? Mmmmm.. Evet:)

~ "Mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması" demişim.. Sadece babamla buluştuğumuz 3 saat boyunca O'ndan ayrı kaldım. Babamla ve sevdiğim arkadaşlarımla görüşme ve harika vakit geçirme şansı yakaladım. Bu maddeyi de halletmiş miyim? Sanırım evet:)

Yapamadığım iki madde kalmış; fotoğraf çekmek ve naneli limonata içmek! Onları da bir dahaki haftaya yapılacaklar litesine ekliyorum.. Gülümseme kısmından bahis bile etmiyorum dikkat ettiyseniz:) Daha iyisi sizin başınıza mı geldi yoksa?  E süper işte:) Anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum ben hafta sonları için. Ne yapabiliriz başka acaba? Hayır, benim bu "Carpe Diem"ciliğim, "One Life Live It"ciliğim, oradan oraya koşuşturup, "Aman şunu da yapalım, buraya da gidelim, bunu da yiyelim, bunu ekelim, şunu biçeriz sonra" derken beni öldürecek bir gün ya hayırlısı!

Milleniumbridge

Evet, kısa bir hafta sonu durum değerlendirmesinden sonra Londra günlüğümüzün 2. bölümüne geçelim dilerseniz. Bu Londra'ya gitmeden önce yaptığım araştırmalarda görülmesi-yapılması kesin gerekli bazı şeylerin -"very" turistlik şeylerin- bir listesini çıkartmıştım. Hani Paris'e gidince Eiffel Kulesi görmeden gelinmez ya.. Ya da Venedik'te bulunup bir Gondol sefası yapmadan dönülmez hani... İşte Londra'da görülmesi gereken en önemli yapılardan ilki meşhur Thames Nehri'nin iki kıyısını birleştiren 16 köprüden biri olan tarihi Tower Bridge. (Hikayesini linkte bulabilirsiniz.) Ben gündüz ve gece fotoğraflarını, o da inanın sadece çekmiş olmak için, çektim. Bir gece de Thames Nehri kıyısında dolaşma imkanı buldum. Ve sıkı durun söylüyorum: İstanbul Boğazımız ve Boğaz Köprümüzün eline su bile dökemezler! Hiç etkileyici gelmedi bana. Evet gezilmesi, görülmesi gerekir; ama bir kıyas ya da sidik yarışına girilmesi icap ederse oyum bizimkinden yana olacaktır, açık ve net! Bir de köprünün üzerinde toplanan kalabalığı görüp, "E hadi bir bakalım ne oluyor?" diyerek ortasına kadar gidip, duran trafikte 10 dakika kadar köprünün altından yüksek bir tekne geçeceği için, sakin-sessiz, korna dırtlatmadan oturup kuzu kuzu bekleyen Londra'lılar gördüm. Bu esnada köprü, ortasından yukarı doğru yay sistemivari bir şeyle esnedi de altından geçip gitti tekne. Bu mudur demiştim, budur dediler:)

Sonra Millennium Bridge görüldü. Bu köprü Thames Nehri'ndeki köprülerin diğerlerinden farklı olarak üzerinden yürünüp karşıya geçilebilen ilk yaya köprüsü imiş Londra'nın. Bir ucunda Tate Modern Müzesi var, diğer ucunda da heybetli St. Paul's Cathedral. Daha sonra bir arada Greenwich'de Millennium Dome dedikleri, yeni adıyla The O2 (Oxygen)'i gördüm. (Milenyum takıntılı bir sürü isim..) The O2, inanılmaz boyutta bir konser-sosyal/sportif aktivite yapılan salonlara ve şık şık restoranlara ev sahipliği yapan yarım daire biçiminde bir mekan. Celine Dion'dan, Michael Jackson'a, Neil Diamond'dan, Nickelback'e, Cirque Du Soleil, Avril Lavigne ve daha bir sürü ünlü sanatçı ve grup için önümüzdeki aylarda verecekleri konserler adına yaptırılmış birbirinden cezbedici afişlerle doluydu içerisi. Birini görebilmeyi isterdim açıkçası.

Londoneye

Görülmesi gereken diğer önemli turistlik, artık anıt haline gelmiş, yapı da Big Ben dedikleri meşhur saat kuleleriydi. Evet güzel görünüyor, özellikle de gece. Kule, Parlamento binasının hemen bitişinde yer alıyor. İşte tam Big Ben'in bulunduğu yakadan da meşhur London Eye size göz kırpıyor yavaştan:) Londra'dan bir milenyumlu yapı daha: Millennium Wheel! Önemli yapıları bitirip meydanlara, caddeler de gitim tabi: Picadilly Circus'ta Eros heykeli önünde bir fotoğraf alındı mesela, kaçarı yokmuş. Bana biraz NYC'deki Times Square'i hatırlattı. Yani yanlış anlamayın. Sadece bir kısım öyleydi:) Mikro Times Square desek yeridir. Oxford Street'e dayanamadım hiç, inanılmaz kalabalıktı zira. Havanın güzelliğinden sebep hem İngilizler hem de turistler alış-verişe çıkmışlardı. (Alış-veriş ve ben hiç iyi iki yakın dost olamadık! Bayılıyorum o sebepten.) Londra'nın mağazalar cenneti ünlü caddesiymiş orası da! (300'e yakın dükkan varmış!) Covent Garden'da bir kahve içtim, biraz küçük dükkanlara bakındım. Bir sürü restoran ve pub var burada da. Her yer cıvıl cıvıl genç insan kaynıyordu. Hem de "ateşli" genç insanlar!! Nereden çıktı bu demeyin. Bu Londra'lılar bir enteresan. Şöyle ki; hava sıcaklığı yaklaşık 9-10 derece. Bulutlar gözkyüzünü gayetten kapatmış, öğlen vakti sanırsın ki akşamüstü saat 18:00! Hafiften yağmur çiseliyor, ya da birazdan indireceğim modunda. Bu insanların hepsi kısa kollu, askılı! bluzlar, mini etekler ve parmak arası terlikler ve babetlerle dolanmaktalar. İnanılır gibi değildi. Tamam evet, belki paltoluk, kaşkolluk bir hava yok, ama askılı bluzda neyin nesi? Zaten zavallıcıkların tüm tüyleri diken diken havadaydı. Hem titriyorlar, hem de oturuyorlardı dışarıda. Bunlar 20 derecede ne giyiyorlar merak etmekteyim:)

Naturalhistorymuseum

Müze olayı için de Natural History Museum'u tercih ettim. Yine, ne olur "amma da ukalasın ha" demeyin ama, NYC'deki aynı adlı müzeyi daha iyi buldum. Daha geniş, daha çeşitli ve zengindi zira. Aşağıdaki benim çok hoşuma giden fotoğraf bu müzenin içinden.. Tabi yine burada da çocuklar her yerdeydiler. Müze içindeki bir sürü şey interaktif şekilde tasarlanmış. Örneğin "Earth" temalı bölümde (Yeryüzü Galerisi) dünyanın volkanik patlamalarla, buzulların erimesiyle; maddelerin şiddetli soğuk ve basınçla, ısı değişimlerine maruz kalmalarıyla başlarına neler geldiğini, nasıl değişim gösterdiklerini önce anlatıyorlar video ve posterlerle.. Sonra da bazı basit mekanizmalar kurmuşlar. Çocuklara o belirli butonlara bastırtarak bazı madde değişimlerini gözlemleri sağlanmış. Hepsi sanki "He-man" ya da "Voltran"ı seyreder gibi büyük bir dikkatle inceleyip, seyrettikten sonra anlatılanları; anne-babalarının yardımlarıyla kendileri de bizzat olaya dahil olup, bir nevi teoriyi pratikte görmüş oluyorlar. Bunu da sanmıyorum ki hayatları boyunca unutsunlar!

Earth_2

Londra dışında bir de Cuma günü İngiltere'nin güney doğusundaki liman şehirlerinden biri olan Hastings'e gittik trenle, Evren de izin almıştı o gün:) Trenle yaklaşık 1,5 saat sürüyor Hastings. 1066 yılında gerçekleşen savaşı ile tanınıyor ve İngiltere'nin ilk Norman kalesi de burada yer alıyormuş. Trenler inanılmaz konforlu ve rahat. Kulaklarımıza müziklerimizi takıp dışarıyı seyre dalarak çok keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra vardığımız Hastings'de ilk işimiz sahile inmek oldu:) Martılar, onları besleyen yaşlı bir kadın, birkaç koşu yapan atletik arkadaş dışında saçlarımızı dağıtan rüzgar ve soğuğundan sebep midir bilinmez kimsecikler yoktu ortalarda önce. Sahili boydan boya yürüdük. Turistlik bir şehir olmasından sebep bar ve pubların açılış saati hep akşam 17:00 gibiydi. Her yer misler gibi balık ve yosun kokuyordu:) Balıkçılık en önemli geçim kaynaklarıymış haliyle. Bir de sualtı müzesi vardı, ama girmemeyi tercih ettik. Bana masal kasabasını andırdı burası. Bu fotoğraflara bakınca burnuma hala deniz kokusu geliyor derin derin:)

Londra'da beni en etkileyen şey -parklar ve yeşillikler dışında- ulaşım sistemi oldu bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir tane Oyster Card verdi Evren bana adım atar atmaz Londra'ya. Bu bir nevi akıllı kart. Bittikçe dolduruyorsunuz ve hangi bölgelere gidecekseniz onu belirleyip ona göre ödüyorsunuz.  (Bir hafta sınırsız kullanım için ödediğimiz ücret: £23,10.) Sonra da metrodan mesela her giriş ve çıkışta kartınızı okutuyorsunuz. Her yerde de geçiyor; o meşhur kırmızı 2 katlı otobüslerde, DLR denilen trenlerde, tramvayda vs.. Londra metro sistemi süper işliyor. Kolay, anlaşılır ve en önemlisi dakik!

Son bolumde benim deneyimlerim, yedigim-ictigim seyler, hosuma giden ayrintilar olacak.. Hafta ortasindayiz, buzz gibi hava. Sev-mi-yo-rum! Guzel bir hafta sonuna gidebilmeyi umud ediyorum. Cumaya buradayim, opuyorum:)

May 02, 2008

Güzide Görülesi Şehirler Rehberimden: "LONDRA" (I)

Kirmizilaleler

Merhaba:)

Özledim.. Hakkaten özledim.. İçimde bir ton şey birikti anlatmak istediğim, bir sürü fotoğraf getirdim son seyahatimden.. Kısmet bugüne oldu, kusura bakmayın ne olur. (Bakanınız olduysa diye:) Son 1 yıldır "ha gittim ha gideceğim" diye kıvranıp, planlar yapıp öylece kalakaldıktan sonra, Londra seyahatiminde üzerine bir çizik atmayı başarmanın gurur ve mutluluğu içindeyim. İşte benim gözümden Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluğun Başkenti Londra!

.......

Bu gezi-yazı dizimizi de 3 bölümde aktarmaya çalışacağım. Doğa ile ilgili çiçek-böcek tecrübelerim, Londra'nın görülesi mekanları ve en son olarak da kendi yeme-içme, keşfetme tecrübelerim:) Tabiki önceliği her zamanki gibi doğaya, bahçelere, parklara ve çiçeklere vereceğim.

Londra'ya ayak bastığım günün öğle saatlerinde kendimi sevgili arkadaşım Evren'le birlikte Regent's Parkta buldum. Evren'cim bence inanılmaz güzel bir yerinde yaşıyor Londra'nın: Little Venice kanalı yakınında Warwick  Avenue'da. Son zamanlardaki takıntı şarkıcım Duffy'nin de "Warwick Avenue" isimli bir parçası var buraya istinaden yazdığı:) ** Gereksiz Not:1: Duffy'nin bir başka parçası daha varki öyle böyle değil, günde en az -abartmıyorum, ciddiyim- 10-15 defa falan dinliyorum. Hem sözleri, hem müziği ile beni benden almayı başardı kendisi. Alkışı hakediyor "Stepping Stone". **

Regent's Park içinde büyükçe bir gül bahçesini, bir açıkhava tiyatrosunu, kocaman bir spor kompleksini de barındıran gördüğüm en güzel parklardan biriydi. Laleler her yerdeydi, ama her yerde. Milletin evinin önündeki mendil kadar bahçede, saksı içinde pencere kenarlarında, parkların ve caddelerin kenarındaki küçük alan düzenlemelerinde.. Hiç bu kadar değişik renkte laleyi bir arada görmemiştim.

Sarilaleler

Sadece ilk gün Regent's Park dışında Evren'in en sevdiğini söylediği daha doğal bir park olan Holland Park ve Kensington Gardens'ını da görmeyi başararak bir rekora imza attım sanıyorum. Nothing Hill ve Portobello Road'u da içine alan bu gezimizi ertesi gün kilometre hesabına vurdu Evren: Yaklaşık 13 km. sayın seyirciler. Zaten sonraki günlerde de bendeniz tek başıma hiç 5 km.'nin altına düşmeme yemini etmiş gibi oradan oraya savrulduğumdan sebep sanıyorum gezimin 4. günü sağ bacağımı evin yakınlarında bir köşede bırakıverdim!

Park ve bahçe gezilerimin hepsinden inanılmaz bir keyif aldım. Yemyeşil, pırıl pırıl temiz kocaman alanlar. İçinde onlarca çeşit çiçek, ağaç, çeşme, küçük küçük şelaleler, değişik konseptlerde bahçeler, kazlar, ördekler, kuğular, farklı türde yabani kuşlar. Hepsi birbiriyle uyumlu, sakin, bütünleşik bir yaşam içindeler. Bir sürü insanda onların bu yaşamlarına müdahale etmeden, saygılı bir şekilde yürüyüşünü, sporunu yapıyor; kah dinleniyor banklarında, kah paten yapıp, bisiklete biniyor. Havada şansıma çok iyi gitti. Bir iki defa yağmur yağdı ve ben hep dış mekanlarda olma şansımı kaybetmemiş oldum böylece.

Hyde Park, benim favori parkım Green Park ve St. James Park'da gördüğüm gezdiğim, içinde vakit geçirip çimenlerine yayıldığım, içlerinde barındırkıları soluklanma noktalarında kahvemi içtiği diğer mekanlar oldular. ** Gereksiz Not:2: Londra'ya gidip hiç çay saati etkinliğine katılmadan, bir sütlü çay bile içmeden döndüm! Sadece bir yasemin çayı tecrübem oldu ki, onu en son bölüme bırakacağım yüksek müsadelerinizle. Kahvenin gözünü seveyim ayrıcada. **

Pembelaleler

Park-bahçe gezime en son Kew Gardens ile son noktayı koydm. Burası Kraliyet Botanik Bahçesi arkadaşlar. Giriş için 12 pound verdim öğrenci kimliğimi göstererek:) Normal vatandaşlar içinse 13 pound. Para vererek gezdiğim tek park bu oldu. İçinde orkide bahçeleri, palmiye seraları, değişik türde binlerce bitki bulunan bu kocaman bahçede yaklaşık yarım gün geçirdim. Bir sürü ziyaretçisi vardı ağırlıklı öğrencilerden oluşan. Bu orta öğretim dönemindeki öğrenciler botanik parkındaki farklı alanlara dağılarak ellerindeki boya kalemleri ve çizim kağıtlarıyla oracığa yayıldılar. Hepsi de değişik değişik çiçeklerin, bitki ve ağaçların resimlerini yapmaya başladılar. Çok hoşuma gitti bu görüntü. Zira 2-3 yıl önceki New York American Museum of Natural History ziyaretimde bir sürü okul çocuğunu aynı şekilde müzede yerlerde, ellerinde boya kalemleri ile görmüştüm. Saatlerce öyle yerde oturup hayranlıkla ve büyük bir dikkatle inceleyerek karşılarındaki dinazorların, eski mamutların, fosillerin resimlerini yapmışlardı. Çocukların eğitimleri ve bilgilenmeleri için, bir sürü şeyi yerinde görerek, belki de tarihi , belki de doğayı öğrenmeleri için o kadar rahatlıklar sağlanıyor ki bu gavur memleketlerinde, insan ülkesindeki müzeleri, parkları, bahçeleri ve eğitim alan çocuklarımızı düşününce ağlayası geliyor:(

Sumbulhanim

İşte böyle. Benim yeşille bu uzun birlikteliliğim bana çok iyi geldi Londra'da. Burada yapamadığım kadar çok yürüyüş yaptım yeşilliğin, çiçeklerin içinde, göllerin, nehirlerin kenarında. Beni soran tüm arkadaşlarıma da söylediğim gibi, ben sanırım en çok bu yeşilini ve ona gösterilen saygıyı sevdim Londra'da. Çocuklar için yapılan park ve oyun alanlarına inanamadım. Çocukların pervasızca, deliler gibi koşup eğlenebilecekleri; ailelerin de onları korkusuzca götürüp, içleri rahat bir şekilde emanet edebilecekleri, yetiştirebilecekleri alanların olması belki de benim gözümde yaşanabilir bir şehir yapıyor Londra'yı. Bu kadar şanslı olsun isterdim çocuklarımız..

Bir de unutmadan.. Koca şehirde bu kadar yeşil alanda bir tek kedi-köpek görmedim; ama yüzlerce sincapla karşılaştım:) Hatta artık o kadar arsızlar ya da evcilleşmişler ki insanların elinden yiyorlar fındık, fıstık bilimum malzemeyi:) Evren'cimin evinin önünde kocaman bir bahçe :) o bahçede de kocaman ağaçlar vardı. O ağaçların birinde bir sabah pencerede elimde kahve dışarı bakınırken, sincaplardan birisiyle göz göze geldim. Meğer o bahçenin kadrolu elemanıymış kendisi. Evren'e söylediğimde "Ha, tanıştın demek ki benimkiyle" dedi zira:) Bu ilk bölüm burada biter, yakında diğer bölümlerle inşallah -arayı da fazlaca açmadan- burada olacağım.

Hepinize süper bir hafta sonu diliyorum her zamanki gibi. Benim gibi mutlu-huzurlu ve keyifli hissediyorsunuzdur umarım her biriniz. Ben zira bu aralar 20'li yaşlarımdayım soran olursa:) Bu hafta sonu yapılaması önerilenler mi? Bir bakalım: Bir park-bahçe, yeşillik bulunursa eğer yürünülmesi, dondurma yenilmesi, protein açısından zengin bomba bir hafta sonu kahvaltısı yapılması, mümkünse sevdiğiniz insanlarla yanyana olunması, fotoğraf severler için fotoğraf çekilmesi, naneli limonata içilmesi, veeee... Bol bol gülümsenmesi itinayla tavsiye ediliyor tarafımdan:)

Guzelrenkli

September 26, 2007

~Postcards From IsTanBul~

Glata

~

Buradan uzun zaman ayri kalmak hosuma gitmiyor! Bir tarafim eksik hissediyorum hep.

Halbuki buradan hep farkli ve guzel, insanin icini isitan, zihnini ve tecrubelerini gelistiren, herkese iyi gelebilecek seyler paylasmak istiyordum.

Okudugum kitaplardan alintilar yapmak yerine, onlarin bende biraktigi izleri anlatmak istiyordum. Yasadiklarimdan ogrendiklerimi gostermek, henuz yasamadiklarim konusunda deneyimlerinizi ogrenmek istiyordum.

Ben boyle var olmayi secmistim. Kendime donuk yasantimin bir yerinde artik bu kadar da kendime donuk olmayi istemedigimi farkettim ve daha cok insan olsun hayatimda, ayni seylere benimle gulen ya da ayni aciyla ici yanan benim gibi demistim, bilebildigim ya da bilebilecegim..

Bu kadar ara verdigim icin kusuruma bakmayin olur mu? Hayatim biraz karmasik bu aralar. Sagligim iyi, sadece dogru durust beslenememeye devam:) Izindeyim, ise gitmiyorum; ama her gun duzenli erken kalkip spor yapiyorum. Yine masamin basindayim, ofiste degil ama evde: Ders calisiyorum! Cok fena bir sekilde sigara iciyorum!! Biraz darmadaganim. Hayalini kurdugum tekne gezisine cikmamanin verdigi bir "ah yine kacirdim bir seyleri iste" hissi mevcut tabi ki. Omru hayatimda sanirim ilk defa bu yil bu kadar kisa tatil yaptim: 3 gun Kas kacamagi ve 4 gun teyze ve anne kuslarla Izmir'de bir yazlikta aile saadeti:) Buna da hamdolsun:)) Ay bir de Istanbul tabi, 3 gun..

Galata

~

TV'den uzagim oldukca. Hatta gunlerdir acmadim bile! Varsa yoksa muzik.. Eski albumlerimi elden gecirdim, mutlu mesut onlari dinlemekteyim. Tabi, tam ben evde ders calismak icin kampa girmeye karar verdigim gunun ertesi, karsi apartmanimiza insaat iskelesi kurulmasi ve dahi su an itibariyle kurulan iskelenin sokulme gurultulerini saymazsak.. Oldukca verimli bir calisma atmosferi icerisindeyim:)

Hisar

~

Istanbul'dan donerken otobuste okumak icin bir kitap almistim: "12 Yazarin 12 Istanbul'u" diye. Oyle edebi metinler iceren, mukemmel bir eser degil. Ama aralarinda benim de severek okudugum, ya da merak ettigim ama hic bir kitabini henuz okumadigim 12 yazarin Istanbul'daki yasadiklari, baglandiklari bir semti ya da butunuyle Istanbul'a karsi hislerini anlatan bu kitabi sicak buldum.Icinde Inci Aral, Kursat Basar, Nazli Eray, Buket Uzuner, Ayse Kulin, Mehmet Murat Somer var mesela.. Bir otobus yolculugunu size guzel gecirtecek bir kitap. Istanbul severler, Istanbul'u bu yazarlarin dilinden okumak isteyenler icin.

Bogaz_2

~

Istanbul'da yapmaktan vaz gecemedigim seylerin basinda geliyor bir Bogaz gezisi tekne ile. Bu kartpostalvari fotograflar bu tekne gezisinden size konuk oluyorlar:) Eskiden ozellikle soguk havalarda bu gezinti teknelerine binince hemen bir sigara yakar, mataramdaki viskiden cayci amcamin getirdigi sade kahveye doktugum karisimi "oh" diye diye icerdim. Bu defa bir sey icmedim, sigara da icmedim. Daldim daldim gittim, hikaye yazdim, guldum kendi kendime. Teknedekiler baktilar bana garip garip:) Diyorum ya, bu aralar biraz normal disiyim ben!

Cami

~

Havalar fena sogudu. Donuyorum ben artik. Olsun varsin, bir de yagmur yagsa ve arap kiz da camdan bakmaya baslasa yine eskiden oldugu gibi! O kadar uzun zamandir camlar arap kizsiz, biz yagmursuz kaldik ki..

Boats

Haftanin ortasina geldik.

Zaman hizla akiyor..

Her gecen gun biraz daha kafama dank ediyor bu gercek. Yanimdan akip giden, bana teget gecen, ama benim kacirdigim bir hayat oldugunun da farkina varmamla hele..

Cok dokunuyor hersey bu ara bana.. Cok!

September 20, 2007

Konumuz: INEKLER:)

Cowparade1

Evet:)

Renk renk, desen desen, seker-komik-sevimli inekler gordum ben Istanbul'da, Cow Parade'de.. Nisantasi civarlarinda kaldigim icin hep buralardaki inekleri goruntuledim gerci. Toplamda, Istanbul'un degisik kesimlerine dagilmis olmak uzere, 200 tane inek varmis:) Bu yukaridakilerden sari canta seklinde olani, takdir edeceginiz uzere, Louis Vuitton Magazasinin tam onunde yatiyordu:)

Cowparade2_2

Bu sevimli, kokos hanim da Milli Reasurans'in tam onundeydi:) Kirmizi ojeli toynaklari, boynunda inci kolyesi, masasinda hemen laptopin yaninda yer alan bir fincan kahvesi ile gelen gecenin sevgilisiydi resmen:) Kendisi kirmizilar icinde pek de hostu ne yalan soyleyeyim..

Cowparade3

Bu yukaridaki tipler de hemen Beymen Brasserie'nin onundeydiler. Malumunuz burasi bir cok unlu ve sosyetik kisinin paparazilere "yakalandigi" bir mekan. (Mesela Adnan Polat yemek yiyordu ben cekim yaparken) Eh, paparazilerin pusuya yattigi yere de anca bu tipte canlandirilmis 2 inek koymak uygun olabilirdi diye dusunulmus sanirim:) Ineklerimizden biri paparazzi, digeri de unlu bir isinegi, elinde cep telefonu ve fiyakali takmiyla:) Yalniz kravata lutfen dikkat, yine kirmizi:)

Cowparade

Bir kirmizi hanim daha. Uzerinde soluklanmaya kiyilabilir mi bunun?

Asagidaki de Sezen Aksu'nun yaratimlarindan biriymis: Deli Kizin Inegi:)

Sezen

Bunlar benim objektifime takilan sevimli ayrintilar oldular bu kisa Istanbul soluklanmam sirasinda.. Oradayken gorusebildigim, bana vakit ayiran Brumendiuss'uma, Fevziye'ye ve K.I.S.D'ye cok tesekkur ediyorum:)

Brumendiuss'umla Kanyon'da Kitchenette'de guzel bir yemek yedik. Fevziye ile Mid Point'de soluklandik, sarap kadehlerimiz hic bosalmadi:) Sevgili K.I.S.D ile de onun favori mekani Ist Cafe'de leziz mi leziz cheesecake'ler yedik.

Bu kisa seyahatimden bana yine guzel arkadaslarla hos mekanlarda paylasilanlar, guzelim Istanbul Bogazi kar kaldi:) Bir de yukaridaki sevimli inekler:) En begendigimi en sona sakladim. Kahve duskunu biri olarak mi desem, yoksa gorur gormez patlattigim kahkaha sebebiyle mi bilinmez:) Iste benim COW PARADE etkinligindeki en FaVoRi inegim:)

Saglicakla kalin, hep gulumseyin. Goz kenarlarimizdaki kirisikliklari arttirmaya devam:)

Favorim

June 13, 2007

"Alice Was In Wonderland" - Prag Günlüğü III

Vltava

Bu aralar evden yazamıyorum, zira akşamları pek evde değilim. Bir de Prag'a dair anlatmak istediğim onlarca şey varken, iş yazmaya gelince biraz duraksadığımı farkediyorum. Çenebaz bir kadın olarak ballandıra ballandıra eşe dosta anlattığım tüm ayrıntıları birebir satırlara dökmek biraz zor geliyor bu aralara, ki ben yazı yazmaktan hiç gocunmam! Neyse, bu yazı dizisini çok uzatmadan 3.'de bitirmek için işte buradayım:) Buyrun son anekdotlar adına aşağıya:

İkinci günün akşamına kadar öyle çok dolaşmıştık ki sokaklarda, o kadar çok hediyelik eşya mağazasına girip çıkmıştık ki biraz da açlığın getirmiş olduğu etki ile beraber kendimizi Old Town'da merkezdeki İtalyan Lokantalarından birine zor attık. Karnımız aç, hava da soğudu hafiften; ama dışarıda oturuyoruz inatla:) Önce güzel yemekler söylendi, sonra biralar. Ardından ne oldu bilmiyorum, ama biralardan birkaç yudum aldıktan sonra bizim ekip çoştu. Öyle böyle değil, kahkahalarla gülme krizine girdik! Sağımız solumuz bizi seyrediyor. Ama nasıl gülüyoruz? Sanırım 2,5 saat boyunca gözlerimizden yaş gelene kadar o restoranda gülüp eğlendik. Ben buna sinir boşalması diyorum kendimce, nasıl gerildiysek ve yorulduysak tüm gün farkına varmadan artık! Otele gitmek için bindiğimiz metroda da hikayelere devam ettik. Ayşegül Sultan'ın Çekçeyi sular seller gibi söktüğünü söyleyebilirim:))) Otelde odalara dağıldık, ama benim yüz kaslarımı gevşetebilmem ve uykuya dalmam bir hayli zaman aldı; Zavallı Annem:)

Rosegarden

Vlatava Nehri şehri ortadan ikiye bölen, Avrupa'nın önemli, Çek Cumhuriyeti'nin en uzun nehirlerinden biri. Bu nehirin bir özelliği oldukça sığ olması. Sığ olduğu için ve akıntı hızı oldukça yavaş olduğu için bu nehire sadece bakabiliyormuş Çekler öyle uzaktan. Ama ne yapmalı ne etmeli de bu nehirden de faydalanmalı, turizme katkı yapmalı diye düşündükten sonra güzel bir fikirle ortaya çıkıvermişler: Setler kurmuşlar belirli aralıklarla nehire. Bu setlerle "mikro çağlayanlar" yaratmışlar ve suyun akış hızını arttırmışlar. Daha sonra da buralarda asansör sistemine benzeyen birşey kurmuşlar nehrin içine. Nehirde tekneler akış hızı yaratıldığı için gayet güzel hareket edebiliyorlar, ama setlerin oraya geldiklerinden aşağıdan yukarıya çıkabilmeleri, ve de setin yukarıda kalan bölümünden aşağıya düşmemeleri için asansorlare benzeyen bir sistemin içine giriyorlar. Su dolmaya başlıyor bu asansöre ve tekneyi mesela, setin yukarısında kalan su seviyesi ile aynı hizaya getiriyor ve kapılar açılarak tekneler yukarıdan devam ediyorlar:) Bu sayede "Prag'da Yemekli Tekne Gezileri" serüveni başlamış oluyor! Eh, biz de nasibimizi aldık bu çalışmadan ve bir gece güzel bir tekne gezisi yaptık nehirde. Geziler tam olarak 2 saat sürüyor, açık büfe yemek olanağı var, müzik var.. Ama en güzeli Prag şehri'nin, Charles Köprüsü'nün, ve muhteşem Prag Kalesi'nin gece görüntüleri var. Bir de şansımıza o gün özel bir gün çıkmasın mı? Biri Charles Köprüsü'nün hemen yakınlarında diğeri daha uzakta olmak üzere 2 ayrı havai fişek gösterisinin altında kalmayalım mı bir de? Kalalım.. Bayıldık, mest olduk, kendimizden geçtik. Tam da Rüyalar Şehri'nde Rüya Gecesi yaşadık:) Kesinlikle tekne gezisini de tavsiye edeceğim ben meraklılara.. Zira havai fişek falan olmasa da, teknenin üzerinden gece gece Prag Şehri görülmeye kesinlikle bir defa daha değer!

Toymuseum

Mümkün olduğu kadar nehir kıyısında yürüyüş yapın. Nehrin hemen yanında kocaman bir park var: Bkz. ikinci foto:)) Güllerle bezeli, misler gibi kokuyor. Orada biraz soluklanın. Burada ben Alice'in harika fotolarını çektim bir görseniz eski fotoroman pozları halt etmiş:)) Türkan'ım Şoray'ım güzeller güzelim benim:))

Tabi anne kuşlarla yolculuğa çıkılırsa, Prag'da Bohemia kristali cenneti olursa el mahkum her kristal mağazasına girer girer çıkarsınız:) Arkadaşlara, komşulara buradan bohemia kristali ile yapılmış kolyeler ve bilezikler alabilirsiniz. Ben şahsen kristal vazo, kadeh takımı ya da yemek tabakları alıp götürmeyi çok anlamlı bulamadım buradan ülkemize! Ama alan aldı valiz valiz, ona da saygı duyduk! Bohemia Kristallerine bakılır, keseye uygun bulunan şeyler alınabilir..   

Becherovvka

Buradan alınacaklar listenize bir de yukarıdaki yeşil şişe eklensin lütfen: Becherovka. Bu Çeklerin özel likörü Karlovy Vary'den çıkan 12 termal ve şifalı suyun birleşiminden oluşuyormuş, içine tabi bir miktar alkol ve tarçın eklentisiyle birlikte. Ben tatlı içki sevmememe rağmen almış, ve yemek sonrası hazıma yardımcı olsun diye shot bardaklarında içmiştim. Tarçın sevdiğim için beni baymadı, beğenmiştim.

Termal su demişken, şifa demişken Karlovy Vary'den bahsetmezsek olmayacak hiç! Burası Prag'a araba ile 2,5 saat kadar uzaklıkta bir termal kasaba. Şifalı suların olduğu farkedilip buraya bir termal tesis kurulmuş. Çevresinde de bir sürü otel. Oldukça ufak bir kasaba, ama tepeden oldukça aşağıda, çanak şeklinde bir kuytuda yerleşmiş. Dolayısıyla yükseklerden itibaren kasabayı sarmalayıp kucaklayan yeşilin her tonuna aşık olmanız olasıdır diyebilirm. Biz buraya bayıldık resmen. Mutlaka bir Karlovy Vary turu alın derim, değeceğini görecek ve bana dua edeceksiniz:)

Karlovyvary

Atatürk'ün ziyareti sırasında konakladığı otel hemen girişte yer almakta. Restore edilmiş ve Atatürk'ün bu otelde kaldığını belirten bir plaka çakılmış girişine. Zaten buradan döndükten sonra Yalova Termallerinin kuruluş emrini vermiş Atatürk. Ama biz burasını Yalova Termallerine göre daha etkileyici ve temiz bulduk. Termal merkezin başladığı noktadan itibaren uzunca bir yürüyüş yolu var. Buralarda da 2-3 metrede bir değişik sıcaklık derecelerindeki şifalı suların aktığı çeşmeler. İbrik tarzı kupalar satın alıyor, buradaki çeşmelerden doldurark içiyor, uzun yolda bolca yürüyüş yapıyor ve en sonunda da boşaltım sisteminizin rahatlaması adına tertemiz tuvaletlerde mola veriyorsunuz. Olay budur arkadaşlar:)) Suların sıcaklıkları 72 dereceye kadar çıkabiliyor ve benim denediğim 3 çeşmeden akan suların tadları birbirinden oldukça farklıydı: Biri acayip tuzlu geldi mesela, bir diğeri de bir miktar soğuduktan sonra aynen bizim çeşme sularına benzedi. Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim: Bu ülkenin suyundan sebep zannediyorum saçlarımız ve cildimiz muhteşem oldu 4 gün! Zaten Çek kızlarını ve ciltlerini, bir de tabi boylarını gördükten sonra "Sulak yerde yetişme" ile ilgili sözlerimizin doğruluk payı olduğuna kanaat getirdik. Üstüne üstlük bu su bir de boy uzatmakla kalmayıp cilde ve saçlara çok iyi geliyor, daha ne olsun:)

Karlovy

İşte böyle.. Alice'imin Harikalar Diyarı Gezisi böyle bir gezi oldu. O mutlu oldu, biz mutlu olduk. Bolca güldük, gezdik, yürüdük, keşfettik, hayran kaldık, satın aldık, yedik, içtik, içtik, eleştirdik, beğendik.. Böylece bir yolculuğun sonuna geldik, evimize kavuştuk. Nerede olursam olayım evime dönüşümü özlemle bekliyorum o ayrı:) Diyeceğim gidin Prag'a. Ama becerebilirseniz ve gücünüz yeterse Four Season Otelinde kalın. Anısı var bizde, anlatamam ama:)) Şehrin en güzel oteli, hatta balayı oteli:))

**Sonra siyah biralarından deneyin. Burada anlatamadığım Yahudi Bölgesi ve mezarlığını görün. Kale'den şehre seyre dalın, bol bol fotoğraf çekin. St. Vitus Katedrali'nin içini gezin, çenenizi toparlayın yalnız çıkmadan önce:)) Zira ağzınız beş karış komik olabilirsiniz, ben olmuştum ordan tecrübeliyim:)) Bacak kaslarınıza güveniyorsanız 287 basamak aşıp katedralin gözetleme kulesine çıkın. Ekmekleri çok lezzetli Çeklerin, değişik ekmeklerinden deneyin. Mutlaka en az bir klasik müzik konserine gidin, güzel klasik müzik CD'lerinden alın. Bir de fiyatlar konusunda aydınlatayım. 1 Euro yaklaşık 30 Çek Kronu (KC). 100 Çek Kronu ise yaklaşık 6,5 YTL. Biralar 35-55 KC, Kahveler 50-80 KC. Konserlere giriş için minimum 300 KC, maksimum 600 KC ödüyorsunuz. Pizzalar 140-180 KC arası. Sandwichler mesela 40-50 KC. Tuvaletler ücretli, şehir merkezindekiler 10 KC, Karlovy Vary'dekiler 6 KC idi. Genel anlamda oldukça ucuz bir şehir diyebilirm.. Hadi bakalım, artık gerisi size kalmış:)) ***

June 11, 2007

"Alice Was In Wonderland" - Prag Günlüğü II

Castle

Ertesi gün büyük bir mutlulukla yatağında erkenden kalkmış bana seslenen Alice ile göz göze geldim:) Pek heyecanlı süslenip püslenmiş anne kuşum, "Hadi kahvaltıya" diyordu bana.. Malum diabet teşhisi ile ilaçlar kullandığından sebep günde en az 6 öğün yemesi lazım. Bir de yemekten yarım saat önce aldığı bir ilaç var ki, 30 dakikayı 1 dakika geçirse krizlere sokuyor kadıncağızı. Neyse hemen yan odadaki ekiple birleştik ve kahvaltıya inip pek birşey yiyemedik! Kahvaltıda salak salak jambonlu, lahanalı çorba kıvamında malzemeler ve domiz sosisi olduğu her halinden belli bir sürü ıvır zıvır arasından, lütfen bir iki dilim dil peyniri ile haşlanmış yumurta bulabildim ben kendime. Kahvaltı sonrası anne kuşun ara öğün malzemelerini aldık bir marketten ve metroya atladığımız gibi merkeze; yani Old Town'a yola koyulduk..

Angel

İlk günkü rotamız bu (Old Town) Eski Şehir Merkezinden başlayarak (Charles Bridge-Karluv Most) Charles Köprüsü'nü geçmek ve (Lesser Town) Aşağı Şehir olarak anılan bölgeyi de görebilmekti. Bizim ekip St. Nicholas Kilisesi'ne, Gotik şaheseri Lady Tyn Kilisesine, Astronomik Saate ve o tarihi bölgenin herşeyine bayıldı. Özellikle Lady Tyn Kilisesi Alice'in dikkatini çekti. Bana "Bu kilisenin İkİ kulesinin uzunlukları biraz farklı değil mi?" diye sordu. Doğrudur anne kuşum: Bu, o dönemin Gotik mimarisinin en önemli karakteristlik özelliklerinden biridir ve o iki kulenin biri erkekliği, diğeri dişiliği temsil eder! Bilin bakalım kısa olan hangisinin temsili:))

Neyse, saatlerimiz 11:00'a yaklaşırken hemen Astronomik Saat Kulesinin önünde toparlanan kalabalığa katıldık. Her saat başı saat kulesinin tepesindeki pencereler açılıyor ve maksimum 1 dakika süreyle İsa'nın 12 havarisi buradan halkı selamlıyorlar. Millet elde fotoğraf makinası, çok da bir şey görünmeyen pencerelerden bir havari yakalamaya çalışıyor. Olay bitince Ayşegül Sultan "Bu mudur yani bütün olay?" dedi:)) Vallaha bu kadar Ayşegül'üm Sultanım:))

Cbridge

Saat Kulesinin önündeki hengame dağılmaya başladığında "Hadi bir de Kafka'nın uzun süre oturduğu binayı ve yazılarını yazdığı şimdilerde Cafe olan mekanı görelim" diyerek Tam adresi No:5 U Radnice olan, meydandaki St. Nicholas Kilisesine bitişik yere götürdüm bizimkileri. Kafka, benim lise son-üniversite ilk dönemimde en favori yazarlarımdan biriydi. Yaşadığı yıllar boyunca çok büyük sıkıntılar çekmiş, hep bir şekilde buralardan gitmeyi kafasına koymuş ama bunu başaramamış bir yazar olan Kafka'nın aradan geçen onca yıldan sonra meta malzemesi olarak adına kafeler açılıp, magnetlerinin satılması yoluyla üzerinden para kazanılıyor olması beni ilk gidişimde çok rahatsız etmişti, hala da ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Bu arada şansımıza her kilisede bir düğün organizasyonu olmasından sebep 4 ya da 5 evlenen çift gördük 2 günde. Tabi biz bunu hemen bir işaret olarak algıladık bekar hatunlar olaraktan:) Alice mi? O hiççç üzerine alınmadı vallahi..

Soluklanmak istediğimizde çoğunlukla Heaven Cafe zincirinin bir halkasındaydık. Starbucks yok diye üzülmesin Çekler, Heaven'larda tam birer Starbucks gibi. Ama yine de benim favorim burada Kava Kava Kava'lar oldu:) Çeklerin Zagat'ı sayılan bir sıralamada birinci seçildiğini gördük. Kesinlikle tavsiye ettim, harika kahveleri var. Biz Narodni'dekine oturduk. Tabi ben yine bira denedim burada, ama olsun. Kahve içenler de pek memnundu.. Bunun yanı sıra bir de harika bir bakery shop zincirinden de sandwichler alıp öğlen yemeği yaptık kendimize, ama ismini not etmediğimiz için bir türlü hatırlayamadım:((Charlesb

Charles Köprüsü Vltava Nehri üzerindeki 15 köprüden biri. Sadece bu köprüden araç geçemiyor. Sadece bu köprüyü görmek için binlerce insan sabahın köründen itibaren buraya akın ediyor. Köprünün üzerinde sağlı sollu 30'un üzerinde heykel var. Bu keykeller zamanla dış etkenlerden etkilenerek yıpranmaya başlayınca taklitleri ile yer değiştirmişler ve şu anda orjinal olanların çoğu Prag Müzesi'nde sergilenmekteymiş. Arnavut kaldırımlı bu köprünün üzerinde bir sürü ressam, fotoğrafçı, sanatçı el emeği göz nuru ürünlerini turistlere satmak için yer edinmiş adım başı. Müzisyenler, kuklacılar ve daha niceleri.. Kesinlikle Prag'a gidince görmeniz gereken, hatta uzunca üzerinde vakit geçirmeniz gereken bir yer burası: Charles Köprüsü.

Kukla demişken.. Burada tahta, el yapımı oyuncaklar ve kuklalar pek meşhur. Her gelen hediye olarak mutlaka bir kaç parça tahta oyuncak ya da kukla ediniyor buradan. Maalesef benim dışımdaki her gelen! Zira benim çocukluğumdan gelen bir kukla korkum mevcuttur!! Bu sebeple Kuklalarla sahnelenen Don Giovanni Operasını görememiştim ilk seferinde. Ama siz siz olun, meşhur kukla tiyatrosunu ziyaret edip, birkaç saatinizi ayırın:) Hatta çocuklarınız ya da eş-dostunuzunun ufaklıkları için en makul ve ekonomik, bir o kadar da eğlenceli bu oyuncaklardan edinin.

Insidechurch

Canımız meyve istediğindeyse prag'daki pazara uğradık her gün. Harika bir pazar burası. Hediyelik eşya, ıvır-zıvır, meyve-sebze ne ararsanız satılıyor. Biz tercihlerimizi bol ve lezzetli meyvelerden yana kullandık; Çilekdi, kirazdı, kayısıydı, elmaydı derken bir ara kendimizi Charles Köprüsünün hemen yanındaki (Kampa Island) Kampa Adasındaki çimler üzerinde piknik yaparken buluverdik:) İlk yazımdaki Ayşe Sultan'la benim yeşillikler üzerindeki fotoğrafımız bu piknik sırasında çekilmişti:) Ben şahsen Kampa Adası'na geçmenizi, kıyı boyunca yürüyüş yapmanızı ve bu yemyeşil parkta soluklanmanızı tavsiye ederim. Bir de güzel restoran var burada. Gece çok romantik oluyormuş:))   

                                                                   .... Devam edecek...

June 07, 2007

"Alice Was In Wonderland" - Prag Günlüğü I

                              **Yazı Dizisi boyunca tavsiye ettiğim, dikkat çektiğim herşey bu renkte ve bold olarak belirtilmiştir**

Lessertown_2

"Yaşım oldu 52, ben hala bir seyahate çıkamadım şöyle ağız tadıyla".

Sevgili anne kuşum bu sözleri söylediğinde yıl 2006 idi. Ben sürekli gezip duruyorum ya, bir taraftan benim adıma mutlu oluyor; benim yapamadıklarımı kızm yapıyor diyor ama bir taraftan da hep içinde olan o yurt dışında ülke görme, özgürce seyahat edebilme dürtüsünü de yenik düşüyor:) Bir gün tam yine o böyle söylenirken:

- "Emekli maaşım var, çocuklar kazık kadar oldu büyüdüler. Ben olmadan 1 hafta idare edebilirler. Zaten kocadan da hayır yok, varsa yoksa çalış çalış.. (Malum kocanın kendi işi var, bırakıp gidebilmek pek mümkün olmuyor:)) Ben de gezmek istiyorummmmm artık."

İşte anne kuşun bu feryatları bendenize pek bir dokundu, hedefi koydum: Süpriz bir İtalya seyahati. Ve fakat şansımız yaver gitmedi, olamadı bir türlü. 4 gün geceden konsolosluk kapısındaki sabahlamalarımız sonucu ben vize alıp İtalya'ya giderken, anne kuşum Antalya'ya geri döndü:(( Yaşadığım en sıkıntılı günlerden biriydi. Sözümü yerine getirememek beni çok üzdü.

İşte bu yıl ki Prag geçen yılki İtalya'nın telafisi oldu:) Peki neden Prag'ı seçtik? Bir kere ben çok beğenmiş ve hakkında uzunca bir yazı yazıp yayınlatmıştım. Anne kuşum dergideki yazımı okuduğu günden beridir görmek isterdi orayı. İlaveten Ayşegül Sultan'da Prag'ı çok görmek istiyordu. Böylece bu yılki rotayı bu rüyalar şehri olarak belirledik.

Astclock

Gezigen Turizm aracılığıyla 3 gece 4 günlük "private" bir tur aldık:) Turun katılımcısı bizdik: 4 kişi. Tüm uçak ve otel rezervasyonlarımız, vize başvurusu ve diğer işlemlerimiz tıkır tıkır ve bizi üzmeden halloldu. Benim İtalya seyahatim sırasındaki Pronto Tur'la yaşadığım kötü ötesi tecrübeden eser yoktu bu defa. (Zaten kendilerine bir teşekkür maili yolladım.. Bu acentayı tavsiye eder miyim, Evet:)

Anne kuşumun yolculuğumuzdan tam 2 gün önce Ankara'ya gelmesiyle ben de kanatlandım resmen. Gelir gelmez hemen evimi baştan aşağıya temizledi annelerin sultanı. Akşam eve gelince evim pırıl pırıl parlıyordu vallahi:) Ben ne yapsam onun yaptığı gibi olmuyor! Perdelerim, malum, sigaradan dolayı simsiyah olmuşlar. (Bir Utanç ikonu yerleştirmeli buraya!) "2 defa yıkamak zorunda kaldım" dedi, mahvetti beni anne kuş:) Hepi topu 3 tane tül perdeden bahsediyoruz:)

Neyse efendim, giriş kısmı uzadı bayağı, 31 Mayıs Perşembe sabahı erkenden İstanbul'a hareket ettik. Kendimizi Atatürk Havalimanın'da bir cafede oturuken bulduk. Anne kuşumun gözleri ışıl ışıl:

- "Ay hala inanamıyorum ben" diyip durmakta.

Uçağa attık kendimizi. Kazasız belasız, 2 saatlik bir yolculuk sonrası Ruzyň Havaalanına indik akşam üstü yerel saatle 17:00 civarlarında. (Saatler ayarlansın, unutmayın aman: Prag'a inince saatler 1 saat geriye!) Rehberimiz Levent bey bizi karşıladı özel bir mini-van ile vaktinden bir 10 dk. sonra. Önce hemen bir mini tur yaptırdı araba ile Kaleye, (Prazsky Hrad) doğru. 

Oldtown_3

Benim inanılmaz etkilendiğim birkaç yapıdan biri burada, Kale'deydi: St. Vitus Kilisesi. Kalenin avlusuna bakan kapılardan birinden içeri girdiğiniz anda sizi büyülüyor bu yapı. Benim nutkum tutulmuştu. Bir fotoğraf makinasının (en azından benimkinin ölçüsünde bir objektifi varsa) kadrajına bir bütün olarak almanız imkansız bu yapıyı! Herkes çok memnun kaldı gördüklerinden:)

Oradan rehberimiz bizi otelimize bıraktı. Eşyaları yerleştirdik ve aşağıda bizi bekleyen tur rehberimiz ile birlikte yemek yemek için şehrin merkezine gitmek üzere tekrar buluştuk. Prag'ı gezmek için tam 5 bölgeye ayırabilirsiniz: Old Town (Eski Şehir), New Town (Yeni Şehir), Lesser Town (Aşşağı Şehir:), Jewish Quarter (Yahudi Bölgesi) ve Prague Castle (Prag Kalesi). Biz ilk olarak Eski Şehir denen bölgeye gittik ve orada rehberimizin önerisi ile ilk akşamki yemeğimiz için Pizzeria Rugantino'yu seçtik. Rehberimizin söylediğine göre Prag'a gelen ya da burada yaşayan tüm İtalyanlar ve Akdenizliler bilirmiş burayı ve pizzası muhteşemmiş. E biz de hemen denedik: Bendeniz peynir seven olmamdan sebep Ricotta Pizza aldım. (Menu kısmından bakabilirsiniz diğer alternatiflere.) Alice ise, anne kuşum Prag'a gelince ismini otomatikman değiştirdi:)), diyette olduğundan güzel görünen bir ızgara sebze tabağı aldı: Ortolana. Buket ve Ayşegül'de tercihlerini pizzadan yana kullandılar. Ama içecek safhasında hepimiz hem fikirdik: BİRA:)) Ben çok içen biriyimdir, ama bira ile aram yoktur pek. Bir defa 1998 yılında Belçika'da kaldığım 4 ay boyunca bira içicisi oldum, bir de 2004'de ilk Prag'a gidişim sırasında. Çünkü bilen bilir Belçika'nın ve Çek'lerin biraları meşhurdur! Hemen verdik siparişleri: Siyah bira, welcome KOZEL:) 2004 yılında Avustralya Uluslararası Bira Yarışmasında Siyah Bira Kategorisinde Altın Madalya almış bu bira. Giden olursa mutlaka denesin..

Stnicholas

Biraları içip, pizzaları yedikten sonra yorgun argın otelimize döndüğümüzde saatlerimiz gece yarısına yaklaşıyordu. Ertesi güne heyecanla başladık. Alice'in gece yatağına yatarkenki gözlerindeki ışıltı herhalde bana bir yıl daha yetecek gibi görünüyordu:)

                                                                             ... Devam edecek...

Wall

June 04, 2007

"Alice Was In Wonderland"

Praha7_2

Biliyorum, uzun ama upuzun bir ara verdim ben. Sanmayin ki blogu kapatip birakmayi dusundum.. Sanmayin ki cok kotuydum ve uzaklasmak istedim.. Daha iyi, daha umutlu. daha canli, capcanli, daha "Hayat Dolu" geri dondum:) Bir suru guzel insandan mailler aldim bu arada. Bana "Sen bize iyi geliyorsun, yasama tutunmak icin nedenimiz oldugunu hatirlatiyorsun" diyorlardi hep. Kimseleri merakta birakmak degildi amacim. Boyle bir intiba biraktimsa hepinizden Ozur Diliyorum.. Annecim'le, ki bu yazi dizisinin kahramani Alice kendisi oluyor, ufak bir tatil yaptik, geldik. (Aysegul Sultan'da bizimleydi:) Bu tatil benim hayalimdi, tabi ki onun da.. Gecen yil anlattigim Italya seyahatime kendisini goturecektim, fakat olmadi:( Vize probleminden dolayi annecim burada kaldi, ben gittim:( Bu yil da aynisi olmasin diye cok dua ettim ve dualarim kabul oldu sonunda.. Iste JTB'ye Alice'in Harikalar Diyarindaki hikayesi ile geri dondum. Diyecegim; hayatin ne kadar guzel olduguna bir defa daha sahit oldum ve bunu sizlerle de paylasmak icin iste buradayim. Golgeli, karanlik sutunlar arasindaki ice donusum anne kusumun gelmesi ile son buldu. Ve biz beraberce once Istanbul'a, oradan da benim ruya sehrim, ilk goz agrim Prag'a yola ciktik. Ilk defa 2004 yilinda tek basima cikmistim Prag yolculuguma. Kendime 30. yas gunu hediyemdi benim bu yolculuk. Buradaki izlenimlerim ve fotograflarim Kahve Molasi Dergisi'nde tam 8 sayfa ile yerini almisti. Simdi buradayiz:) OZLEMISIM:))

Praha6_2

Praha1_2

Praha4_2

Praha3_3

Praha5_2

My Photo

~ "Blue" Notlar... ~

  • Tulips
  • ~Sufi Meşreplilerin 40 Kuralı~
    *Onuncu Kural* Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
  • ~Sufi Meşreplilerin 40 Kuralı~
    *On Yedinci Kural* "Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir."
  • Laleler

~ArıYoRum, BuLuYoRuM~


  • Google

    WWW
    journeytoblue.com

~YeMeKOsFeR~


~ Okuduklarım, Elimin Altındakiler ~

  • Kitaptürk.com | Maraz - Hande Altaylı - Remzi Kitabevi
    Ne yazık ki çok beğenmedim. Özellikle sonuna doğru olanlar bana anlamlı gelmedi çok. Bir otobüs yolculuğu ya da havalanında vakit geçireceksiniz okuyun, otherwise no need!
  • İki Yeşil Su Samuru-Buket Uzuner
    Çok hoşuma gitti. Kendimle, çocukluğum, genç kızlığımla, o zamanki hissiyatımla ilgili bir sürü flash backlar oldu okurken. Nilsu'da yer yer kendimi buldum!
  • AŞK
    Bir Pazar başlamıştım, bir Pazar bitirdim:) Beni ağlattı bu AŞK. Tam da ihtiyacım olan bir zamanda çok iyi geldi. Tekrar okuyacağım ve Şems'i Tebrizi'nin kurallarını çerçeveletip odama asacağım.
  • YOLDA
    Yolculuklarda yaşanılan ne enteresan hikayeler var:) Sevgili Buket Uzuner'in dilini ve kitaplarını çok severim. Bunu da sevdim, ama 7 hikaye içinde sadece bir tanesi benim çok hoşuma gitti. Yolculukta okunması tavsiye edilir:)
  • GECEYARISI ÖYKÜLERİ
    Okudum. Bana dokunan, hüzünlendiren, düşündüren; ya da sadece iyi gelen bir sürü sayfası var:)

~ Son Dönem Seyrettim.. ~

  • Marley & Me (2008)
    Keyifli bir filmdi. Aniston ve Wilson iyi iş çıkarmışlar. Başroldeki harika köpek Marley de ne biçim rol kesiyordu öyle:) Gerçi öyle bir köpeğin olsun istemeyebilirsin, ama filmi izleyince "varsın olsun" diyebilirsin gibi. (Puanım:6,5/10)
  • Fast & Furious (2009)
    Bol aksiyonlu, diğer 3'ü gibi klasik bir Pazar sabahı filmiydi. (Puanım:5/10)
  • Two Lovers (2008)
    Çok karanlık bir çekim, film boyunca başrol oyuncusunun sıkıntısını hissettiriyor. Sonunu tahmin ettim her zamanki gibi. Oldukça tuhaf insanların, tuhaf bir hikayesiydi:) (Puanım:6/10)
  • Twilight (2008/I)
    Bu tarz filmleri cok siklikla seyretmemeye calisirim, ama o kadar israr gelmisti ki cevremden.. Muhtesem degildi, ama bazi sahnelerin gorselligi ve kurgusunu sevdim. (Puanim: 6/10)
  • Sharkwater (2006)
    Uzun zamandir seyretmek istedigim bir belgeseldi. Kopekbaliklari ve o buyulu denizalti dunyasina iliskin, kopekbaliklarinin nasil vahsice sadece yuzgecleri icin katledilip denize atildiklari ve buna karsi gelen aktivistlerin verdikleri cabalar izlenmeye deger. Sualti tutkunlarina ozellikle tavsiye edilir. (Puanim:8/10)
  • Evening (2007)
    Kadın karakterlerin hepsi de olağanüstüydü. Vanessa Redgrave, Claire Danes.. Görüntüler ve müzikler de öyle. O evde yaşamak istedim! Ölüm döşeğinde yaşlı annenin sayıkladığı bir isim, merak içinde 2 kadın, isim üzerinden geçmişe ve şimdiki zamana gidip gelen yaşlı kadın ve kocaman bir aşk hikayesi. (Puanım:6.5/10)
  • Seven Pounds (2008)
    Will Smith, "Pursuit of Happinesss" filminden sonra beni yine duygulandırdı oyunculuğuyla. İlk andan itibaren sizi içine çekip merak uyandıran bir konuya ve anlatıma sahip. Çok güzeldi. (Puanım:7,5/10)
  • Valkyrie (2008)
    Tom Cruise kesinlikle artık oyunculuğuna laf edilemeyecek bir aktör. Bu filmde de harikaydı. Film ilginçti, Hitler'e suikast girişiminde bulunan bir grup Alman Generalinin hikayesi ama tam sevemedim nedense.. (Puanım: 7/10)
  • The Wrestler (2008)
    Vallahi Sean Penn aday olmasaymış, kesinlikle bu ödül Mickey Rourke'un hakkıymış diyorum. (Brad Pitt hikaye oldu bu ikisinin yanında) Filmi de, hikayeyi de ve özellikle de Mickey Rourke'un oyunculuğunu da çok sevdim. Biraz benim için kanlı bir filmdi, ben dayanamıyorum bu kadarına bile. Kesinlikle seyredin diyorum. (Puanım:8.5/10)
  • The Day the Earth Stood Still (2008)
    Keanu Reeves nasıl oluyor da buluyor bu rolleri, üzerine cuk oturuyorlar:) Cumartesi kahvaltısı sırasında vaktimizi geçirmemize yardımcı oldu. (Puanım:5/10)

*

  • "Journey To Blue" JTB © 2005-2009 Her Hakkı Bizzat "DiLaRa ErDeM"e Aittir. * LüTFen AlınTılarıNIZda KayNak BelirTereK KişiSeL AnıLarA ve İnsAN EmeĞinE sAYGI DuyDuğuNUZu GöstEriniZ.
    Jtob

Creative Commons Attribution-ShareAlike 3.0 Unported