Aylık Arşiv: Mart 2012

Bir Tadım Etkinliği Notları (2): “Buzbağ Şarapları: Efsane Gurmelerini Arıyor”

Bu etkinlikten haberdar olmam Peçeteden Notlar blogunun sahibesi, bence gelmiş geçmiş en çalışkan ve yaratıcı pastacı, süper bir anne ve şeker ötesi bir kadın olan Ayşem sayesinde oldu. Şurada da göreceğiniz üzere Buzbağ Şarapları’nın bu yıl üçüncüsünü düzenledikleri “Efsane Gurmelerini Arıyor” etkinliğinin moderatörlerinden birisi Ayşem. Onun moderatörlüğündeki bu etkinliğe katılmak için ilgili sorulara cevap vererek, şarapla olan hikayemi anlattığım bir form doldurdum. Bir süre sonra da katılım hakkı kazandığıma dair o maili aldım ve mutlu mesut etkinlik tarihi olan 22 Mart’ta kendimizi Köşebaşı Restaurant’ta bulduk.

Buzbağ Şarapları, “Efsane Gurmelerini Arıyor” etkiniliği ile her yıl İstanbul, izmir, Ankara gibi Türkiye’nin çeşitli illerinde tüketiciler ve blog yazarlarına çağrıda bulunarak, kendi şarap uzmanlarının liderliğinde üzüm ve şarap türleri, şarap yemek eşleştirmeleri ve şarabın tarihini kapsayan workshoplarla katılımcıların şarap gurmeliği konusunda ilk adımlarını atmalarına katkıda bulunmaya çalışıyor. (Bu, benim katıldığım ikinci şarap tadımı etkinliği idi. Yıllar önce sevgili dostlarım Ayşegül’üm Sultanım ve Tolu’mla birlikte Kavaklıdere Şaraplarının başlangıç seviye tadım etkinliğinde bulunmuştuk.)

Bu geceyi benim için enteresan kılan en önemli özelliği peynir tabağı ve kırmızı et haricinde şarapları değişik mezeler, hatta pide ve içli köfte ile denemek idi. Önce Buzbağ Beyaz ile peynir tabağı denendi. Ben, genelde beyaz şarap çok tercih etmiyorum. Peynir tabağımın yanına rose ya da kırmızı şarap içerim. O sebeple bu, benim için değişikliklerden ilkiydi. Daha sonra Buzbağ’ın en çok satan ürünü Buzbağ Klasik ile gavurdağı salatası, çiğ köfte, abagannuş gibi geleneksel tadları denedik. Ardından Buzbağ Öküzgözü, Boğazkere ve bizim de evde tercih ettiğimiz Rezerv şaraplarını çeşitli tatlarla denedik.

Gecenin bizim için galibi, Diyarbakır yöresine ait Boğazkere ve Rezerv oldu. Buzbağ Boğazkere şarabını baharatlı-soslu etlerle, köfte ile birlikte çok rahat içebilirsiniz.

Gecenin başından sonuna dek, Kayra Wine Center Şarap Eğitim Müdürü Ayça hanım Anadolu üzümleri ve şaraplarına ait bilgiler vererek şarap tadımının temel kuralları, hangi şarap ile hangi yemek gibi konular hakkında detaylı açıklamalarda bulundu. Merak edilen sorularımız cevap buldu, diğer katılımcılarla birlikte çok keyifli bir gece geçirdik.

Eğer “Efsane Gurmelerini Arıyor” etkinliği sizin de ilginizi çektiyse hala şansınız var katılım için. İstanbul’dan katılmak için şu linke tıklayarak kayıt olabilirsiniz. Ankara’da ise sevgili Oburcan‘ın moderatörlüğünde gerçekleşecek etkinlik için ise kendisini izlemeye devam edin derim 🙂

*Tüm fotoğraflar etkinlik sayfasından alınarak kullanılmıştır.*

Bir Tadım Etkinliği Notları (1): “Viski Kulubü”

Hani şurada “içki ile arama mesafe koydum spordan sebep” demiştim ya… Hah, işte bunun üzerine ne tür bir işaret bu bilemiyorum, ama arka arkaya iki tadım etkinliğine katılım için davet aldık. İlki, bir sonraki yazımın konusu olacak.

Burada ikincisinden, yani “Viski Kulubü“nden bahsetmek istiyorum biraz. “Viski Kulubü“, dün akşam bir SuperBeta! projesi olarak Cezayir Restaurant‘ta, Pernod Ricard’ın ev sahipliğinde gerçekleşti.  Sevgili Müge Çerman ve Tuğçe Esener‘in misafirleri tek tek kapıda karşılamasının ardından, barda yerimizi aldık biz sevgilimle.

Gecede amaçlanan, viski kültürü hakkında biraz bilgi vermek ve gece için seçilmiş olan üç ayrı viskinin tadımı idi. Sunum kısmında çok ilginç bilgilerin yanı sıra, benim de hep merak ettiğim bir konu olan “Buzlu mu buzsuz mu içilmeli viski?” konusuna da bir açıklık getirildi 🙂 Ben viskimi tek buzlu içerdim -ki çoğu viski kültürüne aşina yakın dostum bunun viskiye yapılacak bir haksızlık olduğunu söyler- sek içemiyorsam su koymamı salık verirlerdi. Doğruymuş efendim, bilen sözü dinlemek lazımmış: Viskiye buz koymak değil de, eğer sek içilemiyorsa bir miktar oda sıcaklığında su eklenmesi uygunmuş. Bu sayede viski bize içerisindeki aromayı en güzel şekilde sunuyormuş. Tadım aşamasında viskileri önce sek, daha sonra da içerisine eklenmiş bir miktar su ile denedik ve gerçekten de benim için su koyarak yaptığımız tadımlar, aromaları en rahat şekilde hissettiğim anlar oldu.

Geceden birkaç notu şu şekilde sıralamak isterim:

* Viskinin kökeni Latince “Yaşam Suyu” anlamına gelen “Aqua Vitae”den geliyormuş.

* Amerika’da 1920 yılından 1933’e kadar içki satışı yasaklanmış. Fakat federal hükümet doktor reçetesiyle viski satılması için muafiyet vermiş ve bu süre zarfında Walgreens eczaneleri mağaza sayısını 20 mağazadan 400 mağazaya çıkarmış.

* SWA (The Scotch Whisky Association-İskoç Viski Birliği) kurallarına göre bir içkinin İskoç viskisi özelliği taşıyabilmesi için en az 3 yıl olgunlaştırılmış olması gerekiyormuş. Bu süreden daha az olgunlaştırılan viskiler SWA’ya göre İskoç viskisi olarak kabul edilmiyormuş.

* George Bernard Shaw “Whiskey gün ışığının sıvılaşmış halidir” derken, Errol Flynn ise “Kadınlarımı genç, viskimi yaşlı isterim” dermiş 🙂

* Viskiye rengini veren en önemli şey, yıllanması için içine konulduğu fıçıymış. Fıçı, aynı zamanda viskinin tadında da etkili olduğu için aromanın %60’ı fıçıdan geliyormuş.

*  Bir viski şişesinin üzerinde “whisky” yazıyorsa, içki İskoçya, Kanada ya da Japonya’da üretilmiş; “Whiskey” yazıyorsa ya İrlanda ya da Amerika’da üretilmiştir demekmiş.

Biz geceden çok memnun ayrıldık. Viski hakkında bilmediğimiz yeni şeyler öğrenme, yanlış bildiğimiz şeyleri düzeltme, eski arkadaşları görme, yenileriyle tanışma, sosyalleşme açısından faydalı oldu. Gecede tattıklarımız arasından bizim damak tadımıza en uygunu Jameson oldu.

Sizlerde eğer viski ile ilgileniyorsanız Viski Kulubü‘nden ilginizi çekecek bilgiler alabilir, merak ettiğiniz sorulara cevap bulabilirsiniz. Tasarımı da kullanımı kolaylığı da daha ilk andan itibaren benim hoşuma gitti.

Bu sabah gecenin acısını çıkardım allahtan. 5K koşu ve workout, üzerine 30 dakikalık bir tenis seansı ile suçluluk duygumu spor salonunda bıraktım 🙂

Cuma Hikayesi : “Hayata Üşenmiyorum Artık!”

*Fotoğraf Paris-Jardin Des Tuiliers’den..*

Hatırlayanlarınız olacaktır belki.  Yaklaşık yirmi küsür kısa yazı denemem vardı benim, “Cuma Hikayeleri” başlığı altında topladığım; Cuma günleri yayınladığım.. Hala çok istek alıyorlar JTB’de görmek istenilen başlık olarak 🙂

..

Çok değil, yaklaşık 1 yıl önce yüz yüze tanıştığım bir kadın var. (Öncesinde sıklıkla adını duyduğum, ama geçtiğimiz yıla dek bizzat tanış olamadığım). İstanbul’da bu pek şeker kadınla sıklıkla biraraya gelir olduk. Ortak çok yönümüz var onunla. En son benim 3 yıl önce yaşadığım şeylere benzer bir olayı o da yaşadı ve şimdilerde, yine benim o zamanki hallerim gibi, hayata tutunmaya, ayakta kalmaya; bir taraftan da unuttuğu kendini yeniden bulmaya çalışıyor.

Bu süreçte biz hep biraradayız, hep hayata güzel tarafından bakıyor, önce kendimizin ne kadar değerli olduğunu hatırlıyor ve birbirimize hatırlatıyoruz.

Ben daha birşey demeyeyim. Bırakayım o kadının yazdığı aşağıdaki güzel yazı anlatsın gerisini.

Sevgili Esra anlatsın kendi cümleleriyle hissettiklerini. Banada onu Cuma Hikayeleri’ne konuk etmek düşsün 🙂

 

Söylemiştim…

Bahar yağmurları yıkayacak beni demiştim. Başladı bile…

Nasıl temizliyor ruhumu, bedenimi bir bilseniz. Bir yolculuğa çıktım şimdi, sanki etrafım rengarenk ağaçlarla dolu. Her renk var, mor, pembe, turkuvaz, turuncu, yemyeşil, kıpkırmızı ağaçlarla dolu bir yolda kah yürüyorum, kah bir ağacın gövdesi altında oturuyorum, nefis bahar havasını çekiyorum içime. Bu duygu bana çocuğuma sımsıkı sarılmışım, onun güzel başını göğsüme yatırmışım, öpüyor, öpüyor, mis kokusunu içime çekiyorum hissi veriyor. Bunun bendeki karşılığı derin bir huzur…

O kadar seviyorum ki ben yaşamayı. Hem de her şeyi ile seviyorum hayatı. Acısıyla, tatlısıyla, coşkusu ve durağanlığıyla, iç sıkıntıları ve enerji patlamaları ile, sürprizleri ile..

Şimdi içimde öyle bir coşku var ki her daim dans etmek istiyorum. Bazen bir çingene olmak istiyorum mesela, uzun kloş bir etekle, saçlarım kıpkıvırcık, kulağımda kırmızı bir gül sokaklarda roman dansındayım ayaklarım çıplak. Bazen modern dans yapıyorum, kapkaranlık bir sahnede sadece bana yansıyan bir ışık var, kimi bir dansözüm arap ezgilerinde, kimi bir tangocu… Nasıl da güzelllll.

Çoğu zaman bir çocuk gibiyim, galiba içimdeki çocuğu yeniden doğurdum ben. Hiç susmuyor şimdilerde. Ha bire yaramazlık teklif ediyor bana, bazen yoruluyorum ama kıyamıyorum.  Hep bir şarkı, türkü var dilimde. Bazen avazım çıktığı kadar pop, bazen delercesine arabesk bazen Dört Mevsim’i Vivaldi’nin.

Mesela aksamları Rumeli Hisarı’nın ışıklarına aşığım ben biliyo musunuz? Her akşamı sabırsızlıkla bekliyorum hava karardı mı, Hisar’ın ışıkları yandı mı diye? Bir de köprünün kırmızı ışıklı haline hayranım. O renk geçişlerinde kırmızı görüyorum ya, çığlık atmak istiyorum ve zıplamak istiyorum deli gibi.

Yaramaz balıklar gibiyim, bir koşu kafamı sudan çıkarıp bakalım ne kadar dayanırım der gibi zıp zıp zıplıyorum. Güneş ışıldatıyor pullarımı.

Rugan terliklerimi ve kocaman puantiyeli pijamı çok seviyorum mesela. Bazı ayakkabılarıma aşığım bazıları ile küskün sevgililer gibiyim, görmek istemiyorum ama atmaya da kıyamıyorum.

Acılarımı paketlemiyorum mesela artık bunu fark ettim. Ne çok acı paketleyip kaldırmışım meğer. Şimdi hepsini teker teker balonlara bağladım, rengarenk balonlara ve gönderdim onları yüce gökyüzüne.

Nefes almanın kıymetini, bir lokma ekmeğin lezzetini, bir yudum kahvenin tadını, bir kadeh şarabın güzelliğini, kalbimin yüceliğini, evladımın mis kokusunu, içi gülen gözlerin güzelliğini, sohbetlerin ruhu doyurmasını, asıl açlığın iki kalpten kelam olduğunu, istersen hep güzel şeyler olduğunu, meleklerimin beni hep koruduğunu, hiçbir şeyin mucize olmadığını ama her şeyin mucize olduğunu ve kimbilir daha neler neleri sanki bir bebek gibi yeni öğreniyorum. Ve bakıyorum da acıları falan değil aslında kendimi hapsetmişim aslında ben nicedir.

Hayata üşenmiyorum işte artık, özü bu…

Teşekkür, Teşekkür Üzerine

*Fotoğraf Paris’te çektiklerimden. Yazıyla bir ilgisi yok. Ama ben çok seviyorum bu çiçekçiyi*

Hayat güzeldir!

Çalışmayan arabamıza, kapımızı çalmayan komşumuza, bizi uzundur ihmal etmiş arkadaşlarımıza, çektiğimiz maddi sıkıntılara, hastalıklarımıza, doğal afetlere, yaşanan adaletsizliklere, bir türlü durmak bilmeden yağan kara rağmen hem de… Güzeldir.

..

E, güzel olan her şeyin kıymetinin bilinmesi gerekliliğinden yola çıkarak hayatımızın da kıymetini bilmek, bize sunulan her yeni sabaha teşekkür etmek gerektiğine inancımı ise her fırsatta tekrarladığımı -zaten- biliyorsunuz. Aynı hızla devam 🙂

Ben;

Her sabah uyanabildiğim;  başımın üzerinde bir tavan, yatağımı çevreleyen dört duvar, sıcacık bir odaya uyanabildiğim için teşekkür ediyorum.

Aynaya baktığımda gülümsüyorum sabahları, görebildiğim için teşekkür ediyorum.

Yediğim-içtiğim, üzerime giydiğim her şey için teşekkür ediyorum. Ayaklarımı sıcak tutan botlarım, kafama taktığım bere için bile!

..

Ne olursa olsun bu hayatta daha fazla, daha kaliteli, daha yoğun, daha sağlıklı zaman geçirmek (ve geçirtmek) niyetindeyim. Bu sebeple yıllardır hep hayalini kurduğum düzene yavaş yavaş adapte olmaya başladım: Öyle bir düzen ki bu özünde “Sağlıklı Yaşam Felsefesi”ni barındırıyor. Henüz 6 haftayı geride bıraktım. Biraz bahsetmek istiyorum burada da.

Tam 6 haftadır, twitterdan takip edenler nasibini alıyor, haftanın üç günü spora gidiyorum. Birinci amacım kilo vermekten çok almamak! İkincisi de mevcut kas oranımı arttırmak. Spor yaptığım için ona uygun beslenmeye de gayret ediyorum, ama açıkçası hiç kasmıyorum! Bugün yapılan ölçümlere göre de tam 600 gr. kas yapmışım 6 haftada 🙂 Yağ kaybımda 500 gr. Çok değil, açıkçası ben bu kadar idmana daha çok bekliyordum; ama çalıştırıcımız pek memnun bu sonuçlardan. Öyleyse “Teşekürler Tanrım. Az da olsa, ama sağlıklı bir şekilde hedefime ulaşmama yardımcı olduğun, o gücü ve sabrı bana bahşettiğin için”.

Yıllardır yürüyüşlerini ihmal etmeyen ben ne yazık ki beş dakika bile koşamazdım. Şimdi artık 5 km kesintisiz koşabiliyorum. Şu an için 35 dakika civarı sürüyor. Koşu konusunda daha önce de belirtmiştim, birkaç siteden ve koşan arkadaşımdan yardım alıyorum. Hedefim, seneye 10 km koşabilmek maraton yarışlarında. Bir senede yarı maraton (21 km) koşabilir miyim bilmiyorum. Ama sonraki aşama da o olacak.

Beslenme konusuna gelince. Oldum olası kızartma, yağlı yiyecekler, asitli içeceklerle aram olmamıştır. Ayda yılda bir patates kızartması yerim, ki o da bira içersem yanında. Ki, bira çok içtiğim bir içecek değil. Tek zafiyetim tatlıya idi. İdi diyorum, çünkü ben ne olduğunu anlamadan tatlı isteğim kayboluverdi. Şimdilerde canım tatlı bir şey isterse ceviz, badem, elma kurusu, yaban mersini, kuru kayısı, kuru incir karışımlarından satın alıyorum karışık olarak kuruyemişciden. Canım istediğinde, spor sonrası ya da öncesi bir avuç yiyorum günlük olarak. Tek vazgeçilmezim kahve! Onu da günde bir fincana indirdim şimdilik 🙁

İnanılmaz su tüketimim devam ediyor, günde en az 2-3 litre. Yalnız vücudum biraz su tutar oldu sporla birlikte. Yeşil çay içiyor, maydonoz falan yiyorum ama eğer nokta atışı bir tarif veren olursa da ona da bol bol teşekkür ederim 🙂

Protein ağırlıklı beslenme zaten bizim evimizdeki yeme düzenimize de uyuyor. Sadece ben olması gerektiği kadar et tüketemiyorum. Bir de dışarıdan takviye almıyorum vitamin gibi. Yakın zamanda bir kan testi yaptırarak ona göre davranma kararı da aldım.

Eş ve dostlarımın en mutlu olduğu ve onların da “Teşekürler Tanrım” dedikleri asıl olay ise içki içemiyorum! Haftada bire düştü neredeyse. O da alışkın olduğum duble sayısının da altında.  Tabi ki bilinçli bir tercihti. Sporla birlikte alkol alımının da devam etmesi diye bir şey pek mümkün değil. Ama ben hakikaten de bu kadar uzaklaşacağımı, bu kadar beni etkiler bir şey haline geleceğini içkinin düşünemezdim.

..

Bu ilerleme raporu tarzı yazıları altı haftada bir buraya not düşmeye çalışacağım. Sağlıklı yaşam ve sporu hayatımın odağına almış biri olarak bana önerileriniz, referanslarınız falan olursa seve seve dinlemeye, okumaya hazırım. Her birinize beni yeni bir şeylerle tanıştıracağınız için tek tek teşekkür edeceğim 🙂

..

Bu arada, bir önceki yazımda sizlerden rica ettiğim “oy ver destekle” işi sonuçlandı. 500 twitter takipçisi, 258 facebook arkadaşı sayesinde toplam 210 civarı bir oy alarak ne yazık ki ilk 10 blogger arasına girmeyi başaramadım. Üşenmeden tek tek verdiğiniz oylar için de teşekkür ederim 🙂

Süper bir hafta sonu geçirin.. Hava nefis olacakmış aldığımız bilgilere göre. Bol bol tadını çıkaralım.

 

 

 

 

 

3 Kıta 1 Blogger

Yaklaşık 15 gün önce aldığım bir çağrı ile pek mutlu olup hayaller kurmaya başladım ben!

Gazella Turizm‘in düzenlediği ve Facebook Fan Sayfası üzerinden başlattığı “3 Kıta 1 Blogger Yarışması”na kayıt oldum. Kayıt olmak için aranan en önemli şart blogunuzda en az üç tane yurt içi ya da dışı seyahat yazısı olmasıydı. Bunun dışında gezmeye, görmeye, keşfetmeye meraklı olmak; yaşadığı tecrübeleri blog üzerinden okuyuculara aktarabilmek de tuz ve biber olacaktı 🙂 İlk aşama için elemeler yapıldı -ben de bu elemeyi geçtim- ve şimdi sıra ikinci elemede; yani halk oylaması bölümünde.

Halk oylaması 15 Mart tarihine kadar sürecek ve halk oylamasında en beğenilen ilk 10 blog, yarışmanın ikinci aşamasına geçmeye de hak kazanacak. İkinci ve son aşamada, ilk 10’a kalan blog yazarlarından gitmeyi en fazla hayal ettikleri yere ilişkin detaylı bir seyahat planı yapmaları istenecek. Tasarlanan seyahat planları jüri tarafından değerlendirilerek yarışmanın ilk 3’ü belirlenecek.

Ödüllere gelince:

Birinci seçilen aday, Gazella tarafından bütün masrafları karşılanmak üzere yaklaşık 2500 Avro değerinde rüya tatil kazanacak. İkinci seçilen blog yazarı St. Petersburg, Amsterdam, Prag, Roma , Beyrut ve Atina şehirlerinden birine gidiş-dönüş uçak bileti ile 4 yıldızlı bir otelde 3 gün konaklama fırsatının sahibi olacak. Üçüncü finalist ise Letoonia Tatil Köyü’nden Eylül veya Ekim ayından herhangi bir Perşembe-Pazar konaklama ödülü kazanacak.

Eğer beni bu 3 kıtayı içeren güzel bir seyahat için desteklemek isterseniz, lütfen sağ tarafta bulunan linke tıklayarak oy verin. Çevrenizden de katkı isteyebilirsiniz, çok sevinirim. Bir kişinin 3 oy hakkı var. (Gerçi iş “halk oylaması”na kalınca, pek de adil olmayan yöntemler işin içine girebiliyor.). Olsun varsın. Ben sadece bana hayal gibi, bir çeşit rüya gibi gelen böyle bir olayı tecrübe edebilme ihtimalimin heyecanı ile bir süre daha motive olabilirim 🙂